bostancı tren yolunun tam karşısındayım. esiyor. rakı bitmek üzere. ben bira içiyorum. iki tane insan var yanımda. garip bir bağları var. henüz anlayabilmiş değilim. anlamam belki de hiç fakat hiç oradan kalkasım yok. hiç ama. karnım acıkmıyor. nefesim azalmıyor. sıcak değil esiyor. biralarım bitmek bilmiyor. garson yarım olan biramı yere döküyor. sonra yenisini getirmek zorunda kalıyor. biralarım bitmiyorlar. bitmeden doluyorlar. gülüyorlar ve gülüyorlar. anlatıyorum.. hava aydınlanana kadar bir şeyler ve bir şeyler..
biliyordum diyor o gün sen hiç iyi değildin. annem ve babam sana gülmeyi beklerken, sen o huzursuz kederinle masanın kenarında oturup uzun süre bizi izledin diyor. biliyordum diyor. içinin sıkıntısını biliyordum diyor. beni sevmekten vazgeçme diyor bir de. ben de beni bu şekilde anlamaya devam ettiğin sürece sorun yok diyorum. o gece beni üzen tek cümleyi çekip çıkarıyor;
"bu muydu komik diye anlattığınız nazlı?"
1.8.11
25.7.11
can sıkıntısı
Sanki bin yaşındayım, o kadar hatıram var.
Gözleri bilançolar, manzumeler, ilamlar,
Romanslar, sevgi talan mektuplar, makbuzlara
Sarılı gür saçlara dolu bir büyük masa,
Saklamaz daha çok sır üzüntülü kafamdan,
Bu bir ehram, bir mahzen, öylesine kocaman,
Fakirler çukurundan daha çok ölüleri,
-Ben ayın tiksindiği bi rmezarlığım şimdi; -
Orda azaplar gibi sürünür uzun kurtlar,
En can alıcı ölülerime boyuna saldırırlar
Solmuş güllerle dolu eski bir odayım ben,
İçindeki eşyanın yıllar geçmiş üstünden,
Orda üzgün pasteller, uçuk renkli Boucher'ler,
Dağılan bir kokuyu içlerine çekerler
Bıkkınlığın yemişi, dinmez can sıkıntısı,
Ölümsüzlüğün sonsuz ölçüsünü aldı mı?
Karlı yılların ağır yumakları altında,
Topal günleri geçmez hiçbir şey uzunlukta.
-Artık ey canlı madde! belirsiz bir dehşetin
Sardığı bir kayadan başka bir şey değilsin.
Bir sisli kum çölünün dibinde uyuklarsın,
Bir sfenks ki meçhulu aldırışsız dünyanın;
Har'tada unutulmuş ama hırçın sesiyle
Yalnız şarkılar söyler, batıp giden güneşe.
Charles Baudelaire
Gözleri bilançolar, manzumeler, ilamlar,
Romanslar, sevgi talan mektuplar, makbuzlara
Sarılı gür saçlara dolu bir büyük masa,
Saklamaz daha çok sır üzüntülü kafamdan,
Bu bir ehram, bir mahzen, öylesine kocaman,
Fakirler çukurundan daha çok ölüleri,
-Ben ayın tiksindiği bi rmezarlığım şimdi; -
Orda azaplar gibi sürünür uzun kurtlar,
En can alıcı ölülerime boyuna saldırırlar
Solmuş güllerle dolu eski bir odayım ben,
İçindeki eşyanın yıllar geçmiş üstünden,
Orda üzgün pasteller, uçuk renkli Boucher'ler,
Dağılan bir kokuyu içlerine çekerler
Bıkkınlığın yemişi, dinmez can sıkıntısı,
Ölümsüzlüğün sonsuz ölçüsünü aldı mı?
Karlı yılların ağır yumakları altında,
Topal günleri geçmez hiçbir şey uzunlukta.
-Artık ey canlı madde! belirsiz bir dehşetin
Sardığı bir kayadan başka bir şey değilsin.
Bir sisli kum çölünün dibinde uyuklarsın,
Bir sfenks ki meçhulu aldırışsız dünyanın;
Har'tada unutulmuş ama hırçın sesiyle
Yalnız şarkılar söyler, batıp giden güneşe.
Charles Baudelaire
16.7.11
sleeping in the fire
bazen, depremi hissediyorum, oturduğum yerde. depremi duyuyorum. biraz başım dönüyor önce, sonra yavaşça kabulleniyorum. nabzımın ne kadar yükseldiği, kanımdaki demirin ne kadar azaldığı veya başımın ağrısının daha ne kadar süreceğini çoğu zaman umursamıyorum. elimden gelen neyse onu yapmayı seviyorum. elimden gelen sizi ancak bu kadar iyi hissettiriyorsa, bunu umursamıyorum.
hiçbirinizin görmediği gözleri, gece karanlığında gerçekten korkmayı, herhangi bir er'in ölmek hariç askerde yaşayacağı tüm işkenceleri neredeyse bir bir yaşadım, üstelik benim bir şeyi öğrenmem için çok erkendi, hatta o tip şeyleri öğrenmeden hayatta kalabilirdim. çünkü kalabilen insanlar var, çok güzeller. çok sadeler. garipliğe dair çok şey bilmiyorlar. iç acılarının toplamı ellerimin parmaklarıyla sayabileceğim kadar. o insanların etrafımda olmasından dolayı hissettiğim derin huzuru kısa şarkılar bozuyor, nefesimin kesilmeleri bozuyor. her şeyin altından kalkan insanoğlu duraksıyor. ben tekliyorum. tek tek, tek bırakılıyorum.
dokunamadığım hatıralarımın üzerine, hatırlamak istemediğim anlar biniyor, herhangi bir gün birini aramam gerekiyor ve arıyorum. ve konuşuyorum ve suratına gülüyorum. o insan aslında bana zamanında öyle bir ihanet etmiş oluyor ki, hem de belki 12 yaşımdayken ben, ya da 18 yaşımdayken. her şeye sustum ben ve devam ettim. gülümsemeye devam ettim.
ben o kadar çok şeyi görmezden geldim ki, söylenen herhangi bir şeyin bana zarar verebileceğine inanmıyordum, kalbimin yerine demir koyduğuma adım kadar emindim, parmak uçlarımın ateşin sıcaklığını hissedemeyecek kadar zamanında yandıklarını biliyordum. herhangi bir ihanet veya yalana asla dokunmayacağımı biliyordum. ben çoğu şeyi biliyordum. ama gel gör ki iflasın eşiğindeki herhangi bir patron gibi, hayatımın tüm kontrolünü yitirdim. üzülmeyeceğim şeyler gece yarısı kafamın içinde bağırmaya başladılar. her uykum, ani bir nefretle bölündü. herhangi bir şey dikkatiğimi dağıttı her an yalandı, dikkatimi dağıtan tek şey hatırladıklarım oldu, hatırladıklarım ve içime atamadıklarım. yine kısa şarkılar üzdüler beni. dizlerimin üzerinde herhangi bir sokakta çığlık atmadım kimseye, kimsenin karşısına geçip, bana yaptıklarını anlatmadım, kimsenin yüzüne bana söylediği yalanları vurmadım. bildiğim sırları sonsuza dek yok ettim dilimden. duyduğum sır, dilime gelemedi hiçbir zaman. kilitleyip dolapların altına sakladım. bensiz açılmayacak şekilde.
sustum çünkü konuşsaydım, eğer söyleseydim dilime gelenleri, bundan önce sustuğum tüm ihanetlere ayıp olacaktı. bütün o korku dolu anlarıma, bütün o yalnızlıktan çıldırmak üzere kendimi soğuk suyun altında saatlerce oturttuğum anlara ayıp olacaktı. neden sustun? çünkü susmam gerekiyordu. eğer konuşmaya başlasaydım çocukluğumun tüm söküklerini sökük bıraktığım, buna göz yumduğum için zaten yaşamayı beceremediğim hayat daha da zorlaşacaktı. hayatta hiçbir arkadaşıma isyan edemedim.
tek istediğim, yanımda durabilmeniz ve soru sormamanızdı. siz saçmaladınız.
bakın şimdi ne kadar üzgünüm.
hiçbirinizin görmediği gözleri, gece karanlığında gerçekten korkmayı, herhangi bir er'in ölmek hariç askerde yaşayacağı tüm işkenceleri neredeyse bir bir yaşadım, üstelik benim bir şeyi öğrenmem için çok erkendi, hatta o tip şeyleri öğrenmeden hayatta kalabilirdim. çünkü kalabilen insanlar var, çok güzeller. çok sadeler. garipliğe dair çok şey bilmiyorlar. iç acılarının toplamı ellerimin parmaklarıyla sayabileceğim kadar. o insanların etrafımda olmasından dolayı hissettiğim derin huzuru kısa şarkılar bozuyor, nefesimin kesilmeleri bozuyor. her şeyin altından kalkan insanoğlu duraksıyor. ben tekliyorum. tek tek, tek bırakılıyorum.
dokunamadığım hatıralarımın üzerine, hatırlamak istemediğim anlar biniyor, herhangi bir gün birini aramam gerekiyor ve arıyorum. ve konuşuyorum ve suratına gülüyorum. o insan aslında bana zamanında öyle bir ihanet etmiş oluyor ki, hem de belki 12 yaşımdayken ben, ya da 18 yaşımdayken. her şeye sustum ben ve devam ettim. gülümsemeye devam ettim.
ben o kadar çok şeyi görmezden geldim ki, söylenen herhangi bir şeyin bana zarar verebileceğine inanmıyordum, kalbimin yerine demir koyduğuma adım kadar emindim, parmak uçlarımın ateşin sıcaklığını hissedemeyecek kadar zamanında yandıklarını biliyordum. herhangi bir ihanet veya yalana asla dokunmayacağımı biliyordum. ben çoğu şeyi biliyordum. ama gel gör ki iflasın eşiğindeki herhangi bir patron gibi, hayatımın tüm kontrolünü yitirdim. üzülmeyeceğim şeyler gece yarısı kafamın içinde bağırmaya başladılar. her uykum, ani bir nefretle bölündü. herhangi bir şey dikkatiğimi dağıttı her an yalandı, dikkatimi dağıtan tek şey hatırladıklarım oldu, hatırladıklarım ve içime atamadıklarım. yine kısa şarkılar üzdüler beni. dizlerimin üzerinde herhangi bir sokakta çığlık atmadım kimseye, kimsenin karşısına geçip, bana yaptıklarını anlatmadım, kimsenin yüzüne bana söylediği yalanları vurmadım. bildiğim sırları sonsuza dek yok ettim dilimden. duyduğum sır, dilime gelemedi hiçbir zaman. kilitleyip dolapların altına sakladım. bensiz açılmayacak şekilde.
sustum çünkü konuşsaydım, eğer söyleseydim dilime gelenleri, bundan önce sustuğum tüm ihanetlere ayıp olacaktı. bütün o korku dolu anlarıma, bütün o yalnızlıktan çıldırmak üzere kendimi soğuk suyun altında saatlerce oturttuğum anlara ayıp olacaktı. neden sustun? çünkü susmam gerekiyordu. eğer konuşmaya başlasaydım çocukluğumun tüm söküklerini sökük bıraktığım, buna göz yumduğum için zaten yaşamayı beceremediğim hayat daha da zorlaşacaktı. hayatta hiçbir arkadaşıma isyan edemedim.
tek istediğim, yanımda durabilmeniz ve soru sormamanızdı. siz saçmaladınız.
bakın şimdi ne kadar üzgünüm.
14.7.11
11.7.11
zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez.
orada bir kadın var
kadının içi dapdar
beyni başı patlar
kendinden geçer...
onu bunu bilmez
görmeden inanmaz
kendinden geçer...
yeter... yeter...
yalnız mı kaldınız, ben miydim size iyi gelen, çok mu kalabalıksınız, içiniz içinize mi sığmıyor, o zaman gelin ve yaşadığım o küçük köşede beni dinleyin, dinledikten sonra ağlayarak odamdan ayrılın, sonra beni anladığınızı düşünün ve yolunuza devam edin. herkes için çok zor olan bu yaşamı kendinize biraz daha ızdırap haline getirin. size en son baktığım şekilde hala o köşede oturuyor olacağımı düşünmeyin, gözünüzün önüne zaten o şekilde geleyim ben. orada, o şekil otururken.
ben kafanızın boşluğunda çok hızlı döndüm. çok sustum. fazlaca sustum. gelip buralara öfkeler kustum, ben de isyan edeyim lan ne olacak diye merak ettim. sadece öfke çıktı.
sustum. devam ettim mükemmel koordinasyon olmaya, derdini tasasını dışarı taşımayan, kimseye bir sorun olmayan, uzaktan kumandalı herhangi bir gereç gibiydim; "şimdi seviyoruz!" , "şimdi nefret ediyoruz!" click, click. ruhumun her zerresi içtiğim bardakların içinde boğuldu. acıtmaz dedim, dedim önünü alamadım. sustum ve devam ettim.
durdum, elektrik çarpınca birisi enseden kafayı öne ittirmiş gibi olur, o köşemde onu tekrar yaşadım. ve durdum. durdum artık. hareket etmiyorum, düşünmüyorum, önemsemiyorum.
yıllar sonra ilk defa bu denli hissizim. bu denli umursamıyorum. hiç bir şekilde canım yanmayacak bundan sonra. bundan sonrası için de asla susmayacağım. susunca olmuyormuş.
belki alışman lazım ?
kadının içi dapdar
beyni başı patlar
kendinden geçer...
onu bunu bilmez
görmeden inanmaz
kendinden geçer...
yeter... yeter...
yalnız mı kaldınız, ben miydim size iyi gelen, çok mu kalabalıksınız, içiniz içinize mi sığmıyor, o zaman gelin ve yaşadığım o küçük köşede beni dinleyin, dinledikten sonra ağlayarak odamdan ayrılın, sonra beni anladığınızı düşünün ve yolunuza devam edin. herkes için çok zor olan bu yaşamı kendinize biraz daha ızdırap haline getirin. size en son baktığım şekilde hala o köşede oturuyor olacağımı düşünmeyin, gözünüzün önüne zaten o şekilde geleyim ben. orada, o şekil otururken.
ben kafanızın boşluğunda çok hızlı döndüm. çok sustum. fazlaca sustum. gelip buralara öfkeler kustum, ben de isyan edeyim lan ne olacak diye merak ettim. sadece öfke çıktı.
sustum. devam ettim mükemmel koordinasyon olmaya, derdini tasasını dışarı taşımayan, kimseye bir sorun olmayan, uzaktan kumandalı herhangi bir gereç gibiydim; "şimdi seviyoruz!" , "şimdi nefret ediyoruz!" click, click. ruhumun her zerresi içtiğim bardakların içinde boğuldu. acıtmaz dedim, dedim önünü alamadım. sustum ve devam ettim.
durdum, elektrik çarpınca birisi enseden kafayı öne ittirmiş gibi olur, o köşemde onu tekrar yaşadım. ve durdum. durdum artık. hareket etmiyorum, düşünmüyorum, önemsemiyorum.
yıllar sonra ilk defa bu denli hissizim. bu denli umursamıyorum. hiç bir şekilde canım yanmayacak bundan sonra. bundan sonrası için de asla susmayacağım. susunca olmuyormuş.
belki alışman lazım ?
14.6.11
ulan var ya!
karşıma geçip sen iyi olmak istemiyorsun demeyin. ben kendime ait ne olabildim ki iyi olmak nedir ki, hatırlatabilecek misin bana? iyi olmak ne ki? kötü oldum mu da iyi olmayı başarayım. anne babamın kızı, ablamın kardeşi arkadaşımın arkadaşı, dostumun dostu. hep birilerine ait bir şeyler oldum. kendime ait hiçbir şey olamadım ki iyi olmak nedir bileyim. iyi olmak istemek nedir ki ? nedir lan?! ha ben iyi olmak istedim, en son olduğum şeydi zaten " iyi olacağına inanan insan" yalanmış. ağzıma sıçtınız. bitirdiniz lan beni. gerçekliğe inanmıyorum.
artık ben "kimse"yim işte.
artık ben "kimse"yim işte.
9.6.11
let the river in
hadi i might be wrong olsun o zaman. yine o olsun. geçen zamana inanamayıp bunu birbirimize söyleyelim. aynı anda söyleyelim ve inanamayalım.
yada siz beni hiçbir şeye inandırmayın. şeytan tam şu an atacağım adımın altından sesleniyor. ben inanılmaz bir sakinlik ve sessizliğe bürünüyorum. o kadar mutlu olacağım ki yağmur başlayacak. ben bulutları izlerken siz etrafınızdaki şemsiyeli insanları merak edeceksiniz "nereden biliyorlardı ki?" sonuçta yazın ortasında birden yağmur yağmaya başlamaz.
bazı şeylerin kabullenişi ve itirafı anı. sakin oluyoruz ve büyük hayallere, fikirlere kapılmıyoruz. çünkü olmayacaklar.. o an tebeşirlerimizi yutup nefesimizi tutuyoruz. hiçbir şeyin olduğu yok, görmüyor musunuz ? nasıl beceriyorsunuz ? inanmak kadar inanmamak da kolay. ben dönerken merkezim sizlerken. neyi göremiyorsunuz ?
artık çok sıkıldım, çünkü benim beceremeyeceğim ne kadar hızlı şekilde ortaya çıkarsa, o hız raddesinde beklentiler artıyor. beceremiyorum işte. olmuyor yani. bir balinanın dişine oturup gideceğimi falan düşünüyorum ben, beni bu kadar yanlış tanıyabildiğiniz için içimi japon balığı hayreti kaplıyor. primat tedirginliği de benden yaşamamı beklediğiniz de gerçekleşiyor. primat tedirginliğini rafa kaldırıyorum şimdilik..
şanssızım diye düşünürdüm ama tüm şansımı yaşamaktan yana kullandığım için şanssızım. başka bir şeye verecek şansım da kalmıyor üstelik. insanın yapması gereken tek şey başaramadığı şey ise, yani yaşaması ise, bu insanı tamamen örnek vermek üzere söylüyorum ki, nevizade'de, sahaflar çarşısı içinde, koridorun tam ortasında dikilirken bulabilirsiniz. o sırada balık pazarı kokusunun kitaplara sinip sinmediğini düşünüyordur. ve içeride sigara yakarsa oranın yanacağını düşünüyordur. tam karşısındaki sahafta binlerce eski fotoğraf dururken bir başkasına gidip eski fotoğraflara bakmak istiyordur. o anda sahaf çarşısının içinden bir arkadaşı gelir, kolunu tutar, aynı anda bir diğeri balık pazarından çarşının içine adımını atar ve diğer koluna girer. "neden ankara" diye bir soru gelir. "çünkü ankara benim evim" diye cevap verilir. susulur.
sustuğum zaman çok daha iyi bir insan, vasıflı bir eleman, hayırlı bir evlat, kusursuz bir arkadaş, vefalı bir kardeş oluyorum. göremediyseniz, primat tedirginliğini yaşamaya başlayınız.
kafamın içindeki düşünceleri almasını bir kaç kişiye söylemişliğim var şimdiye kadar. çoğu başaramadı. şimdi onlar da düşüncelerin arasına katıldılar. aradıkları zaman özlediğimi söyleyebiliyorum hala. hiçbir eskiyi hatırlamak istemiyorum çünkü bir gün eskiye gideceğim. öldüğüm zaman, hatırlayamadığım o hayatımın en güzel gününü yaşayacağım. her sabah ona uyanacağım. her sabah ama. her gün daha geniş bir salona girebilmek. her gün o muhteşem rüzgarın sağ tarafımdan gelip, kazağımın kolları arasından geçişi. bisikletin üzerinde sonsuza doğru ilerleme. kendini yok eden gövde artık ne bir yurt sana, ne varolabilirsin bir başka evde.
bazı anlar çok fazla şarkının aynı anda başladığını hissettiğim anlar. işte o anlar. düşündüm de düşüncelerimi alamıyorsunuz, rüyalarımı alın o zaman. valla alın. en kötüleri uyanıkken gördüğüm rüyalar. 10 kasımda sirenlerden korkup annemin yatağının altına girmeye çalışırken kafamı vurmuş hem acıdan hem de siren korkusundan saatlerce ağlamıştım. kimin öldüğü saatte bu kadar korkunçlaşabilir ki her şey? odamın lambası patladığında dolap ve balkon arasına girip saatlerce iç çekmiştim. karanlıkta bir çift mavi göz. korktuğum köpekten kaçamayacağımı anladığım, dizimin paramparça olduğu o anda, köpeğin bana hiçbir şey yapmadığını gördüğümde içimi inanılmaz bir pişmanlık kaplamıştı, 6 yıllık ömrümün, 4 yılını onunla beraber geçirebilirdim diyerek, dizimin de acısıyla birleşip tekrar ağlamaya başlamıştım. saçma sapan sarı kedi bütün kolumu tırmaladığında kuduz olacağım ve tüm ailemi yiyeceğim zannederek sabun yemiştim, yaraya sabun sürmek yetmeyecekti 7 yıllık ömrümün beyniyle. 13 yaşımda kuzenlerimle bara gitmiş ve "becks" adlı birayı seçmiştim, çünkü yeşildi. 16 yaşımda sarhoş olan kuzenlerimin yere düşüp kalkıp beni eve bırakmalarını beklemiştim. bırakmışlardı. sen çok farklı bir çocuksun diyen her insanın ömrüm boyunca hayatımda olacağına inanır üzülürdüm. bildiğim şeyleri hep laf bölmemek için bilmiyormuş gibi dinlerdim. matekmatikten kalacağım kesinleştiği zaman, gel soruları vereceğim diyen öğretmen beni gittiğimde kovunca ağlamıştım. ve kalmıştım. sınıf kapıları açıkken okul merdiveninden annemin öksürüğünü duymuştum ve inanılmaz korkmuştum. annem merdiven çıkarken hep öksürür. onun geldiğini böyle anlarım.
yaz geldi. sinek ilacı kokusu kafası bana bunları yazdırıyor. bütün şarkıları aynı anda açan o garip güç. videotape var mı sen de?
because I know,
today has been most perfect day
I've ever seen.
yada siz beni hiçbir şeye inandırmayın. şeytan tam şu an atacağım adımın altından sesleniyor. ben inanılmaz bir sakinlik ve sessizliğe bürünüyorum. o kadar mutlu olacağım ki yağmur başlayacak. ben bulutları izlerken siz etrafınızdaki şemsiyeli insanları merak edeceksiniz "nereden biliyorlardı ki?" sonuçta yazın ortasında birden yağmur yağmaya başlamaz.
bazı şeylerin kabullenişi ve itirafı anı. sakin oluyoruz ve büyük hayallere, fikirlere kapılmıyoruz. çünkü olmayacaklar.. o an tebeşirlerimizi yutup nefesimizi tutuyoruz. hiçbir şeyin olduğu yok, görmüyor musunuz ? nasıl beceriyorsunuz ? inanmak kadar inanmamak da kolay. ben dönerken merkezim sizlerken. neyi göremiyorsunuz ?
artık çok sıkıldım, çünkü benim beceremeyeceğim ne kadar hızlı şekilde ortaya çıkarsa, o hız raddesinde beklentiler artıyor. beceremiyorum işte. olmuyor yani. bir balinanın dişine oturup gideceğimi falan düşünüyorum ben, beni bu kadar yanlış tanıyabildiğiniz için içimi japon balığı hayreti kaplıyor. primat tedirginliği de benden yaşamamı beklediğiniz de gerçekleşiyor. primat tedirginliğini rafa kaldırıyorum şimdilik..
şanssızım diye düşünürdüm ama tüm şansımı yaşamaktan yana kullandığım için şanssızım. başka bir şeye verecek şansım da kalmıyor üstelik. insanın yapması gereken tek şey başaramadığı şey ise, yani yaşaması ise, bu insanı tamamen örnek vermek üzere söylüyorum ki, nevizade'de, sahaflar çarşısı içinde, koridorun tam ortasında dikilirken bulabilirsiniz. o sırada balık pazarı kokusunun kitaplara sinip sinmediğini düşünüyordur. ve içeride sigara yakarsa oranın yanacağını düşünüyordur. tam karşısındaki sahafta binlerce eski fotoğraf dururken bir başkasına gidip eski fotoğraflara bakmak istiyordur. o anda sahaf çarşısının içinden bir arkadaşı gelir, kolunu tutar, aynı anda bir diğeri balık pazarından çarşının içine adımını atar ve diğer koluna girer. "neden ankara" diye bir soru gelir. "çünkü ankara benim evim" diye cevap verilir. susulur.
sustuğum zaman çok daha iyi bir insan, vasıflı bir eleman, hayırlı bir evlat, kusursuz bir arkadaş, vefalı bir kardeş oluyorum. göremediyseniz, primat tedirginliğini yaşamaya başlayınız.
kafamın içindeki düşünceleri almasını bir kaç kişiye söylemişliğim var şimdiye kadar. çoğu başaramadı. şimdi onlar da düşüncelerin arasına katıldılar. aradıkları zaman özlediğimi söyleyebiliyorum hala. hiçbir eskiyi hatırlamak istemiyorum çünkü bir gün eskiye gideceğim. öldüğüm zaman, hatırlayamadığım o hayatımın en güzel gününü yaşayacağım. her sabah ona uyanacağım. her sabah ama. her gün daha geniş bir salona girebilmek. her gün o muhteşem rüzgarın sağ tarafımdan gelip, kazağımın kolları arasından geçişi. bisikletin üzerinde sonsuza doğru ilerleme. kendini yok eden gövde artık ne bir yurt sana, ne varolabilirsin bir başka evde.
bazı anlar çok fazla şarkının aynı anda başladığını hissettiğim anlar. işte o anlar. düşündüm de düşüncelerimi alamıyorsunuz, rüyalarımı alın o zaman. valla alın. en kötüleri uyanıkken gördüğüm rüyalar. 10 kasımda sirenlerden korkup annemin yatağının altına girmeye çalışırken kafamı vurmuş hem acıdan hem de siren korkusundan saatlerce ağlamıştım. kimin öldüğü saatte bu kadar korkunçlaşabilir ki her şey? odamın lambası patladığında dolap ve balkon arasına girip saatlerce iç çekmiştim. karanlıkta bir çift mavi göz. korktuğum köpekten kaçamayacağımı anladığım, dizimin paramparça olduğu o anda, köpeğin bana hiçbir şey yapmadığını gördüğümde içimi inanılmaz bir pişmanlık kaplamıştı, 6 yıllık ömrümün, 4 yılını onunla beraber geçirebilirdim diyerek, dizimin de acısıyla birleşip tekrar ağlamaya başlamıştım. saçma sapan sarı kedi bütün kolumu tırmaladığında kuduz olacağım ve tüm ailemi yiyeceğim zannederek sabun yemiştim, yaraya sabun sürmek yetmeyecekti 7 yıllık ömrümün beyniyle. 13 yaşımda kuzenlerimle bara gitmiş ve "becks" adlı birayı seçmiştim, çünkü yeşildi. 16 yaşımda sarhoş olan kuzenlerimin yere düşüp kalkıp beni eve bırakmalarını beklemiştim. bırakmışlardı. sen çok farklı bir çocuksun diyen her insanın ömrüm boyunca hayatımda olacağına inanır üzülürdüm. bildiğim şeyleri hep laf bölmemek için bilmiyormuş gibi dinlerdim. matekmatikten kalacağım kesinleştiği zaman, gel soruları vereceğim diyen öğretmen beni gittiğimde kovunca ağlamıştım. ve kalmıştım. sınıf kapıları açıkken okul merdiveninden annemin öksürüğünü duymuştum ve inanılmaz korkmuştum. annem merdiven çıkarken hep öksürür. onun geldiğini böyle anlarım.
yaz geldi. sinek ilacı kokusu kafası bana bunları yazdırıyor. bütün şarkıları aynı anda açan o garip güç. videotape var mı sen de?
because I know,
today has been most perfect day
I've ever seen.
23.5.11
no sign of a daylight!
hayatımı şu an durdurmak istiyorum. pause. ağustos sonunda, sabah kalktığınızda ürperirsiniz ya, o günler geldiğinde "play"e bassın biri. çünkü ben bu yazı atlatabilecekmişim gibi hissetmiyorum.
ameliyathane kapısı önünde bir soruyla irkiliyorum, cevaplayamadığım bir kaç sorudan biri. uzun sorulardan biri;
- e napıyo ?
+ bilmem ki, iyidir herhalde.
- o ne demek be!
+ pek konuşmuyoruz. sonunda mutlu işte. sanırım.
- haklısın.
have mercy on my soul ya. valla yeter. düşünseli gelsin şimdi, direk atacaklarımı biliyorum içine, numaralandırdım. tek tek bilincini yaşıyorum hepsinin. üstelik bir ütopya üzerinden. nefes alamayacak kadar ağladığımda bu konu yüz üstünde oluyor çoğu zaman..
neyse amk, çok güzel bi grup keşfettim yazıya mola verdiğim sırada. siktirdi gitti içimdeki sıkıntıda. hadi ba!
ameliyathane kapısı önünde bir soruyla irkiliyorum, cevaplayamadığım bir kaç sorudan biri. uzun sorulardan biri;
- e napıyo ?
+ bilmem ki, iyidir herhalde.
- o ne demek be!
+ pek konuşmuyoruz. sonunda mutlu işte. sanırım.
- haklısın.
have mercy on my soul ya. valla yeter. düşünseli gelsin şimdi, direk atacaklarımı biliyorum içine, numaralandırdım. tek tek bilincini yaşıyorum hepsinin. üstelik bir ütopya üzerinden. nefes alamayacak kadar ağladığımda bu konu yüz üstünde oluyor çoğu zaman..
neyse amk, çok güzel bi grup keşfettim yazıya mola verdiğim sırada. siktirdi gitti içimdeki sıkıntıda. hadi ba!
i'm patient of this plan
as humble as i can
i'll wait another day
before i turn away
but know this much is true
no matter what i do
offend in every way
i don't know what to say
i'm coming through the door
but they're expecting more
of an interesting man
sometimes i think i can
but how much can i fake
i'll speak until i break
with every word i say
offend in every way
you tell me to relax
and listen to these facts
that everyone's my friend
and will be till the end
but know this much is true
no matter what i do
no matter what i say
offend in every way
YETER ULANNNN!
20.5.11
vuku bulan bir şeyler
-bence biraz dinlenmelisin.
kafamı camın önüne koyaumıyorum. suratım yanıyor. cayır.
annemi üzdüm böylece bana hep tirenler çarpsın.
pour me another gin dasti.
kafamı camın önüne koyaumıyorum. suratım yanıyor. cayır.
annemi üzdüm böylece bana hep tirenler çarpsın.
pour me another gin dasti.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)