müzikler varlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müzikler varlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.12.10

I.B.D



bir şeyler damlıyor geleceğimden
şimdiye.

şimdiye dair olan her şeyi geçmişe bırakıyorum. geleceğe dair sadece uyuyorum.

uyanmamı gerektirmeyecek günler ver bana, ya da bir hayat ödünç ver.
ya da hiçbir şey yapma,

otur sarışın çocuk, rakı koyayım sana, sonra içelim. eleni vitali dinleyelim mesela, hiçbir yerde doğamayan, doğacak yeri olmadan yaşayan çingelenere üzülelim. arkasından bach çalmaya başlasın biz kaçıncı kadehte olduğumuzu unutalım, sen ağla ben susayım, ben ağlayayım sen gül. çünkü ben ağlarken gülünür, çünkü ben üçüncü gözyaşından sonra gülmeye başlayabilirim. ciddiye alma o yüzden.

bak sarışın çocuk, biz bir yerde hata yapıyoruz, beni rahatta dinle, tüm aylardan 2'ler çıkarılsın. Özellikle adı ekim olanlardan. kırgınım çünkü.son baharların ekim ayları yasaklansın. kimse doğmasın o gün, kimse ölmesin. çok yorgunum.

ben bunu seninle yaşamadım, adının yerine oturan kocaman bir boşluktu, ondan sarılıp susturamadım seni. bu içtiklerimden daha soğuk sular da içtim ben, kaynar sular üzerinden yürüdüm. bu saçmalıklardan çok oldu ben geçtim. getirisidir bunlar sevginin. hastane yatağında, hastane kokusuna alışmış halini görebiliyorum ben, ben zamanın içinde adım atıyorum, yorulmuyorum, daha sonra yoruluyorum sadece. sadece kırgın kalmak istiyorum.

kırgın kalmam için bana izin verilsin istiyorum. başucu sehpamda dursun istiyorum, sigara ve kahvenin dumanına karışsın, uyurken ciğerlerime dolsun, burnumdan çıksın istiyorum. istediğim duyguyu yaşayabilmek istiyorum..

soğuk çeliklere uzanmak, aklım o zamanda kaldı, orada olmadığım halde detaylarını görebildiğim bir gün. ya ben halsizim biliyor musun ? bir çello sesi duyabiliyorum her saniye. hiç gitmiyor anladın mı ? ben ilk kez son baharda nefes aldım, ilk kez son baharda öleceğim. kağıt kesiği gibi bir yara var dudağımda, ağzımı açtığım an acımaya başlıyor..

dur rakı bitmez, bizim rakılarımız tükenmez. biz içeriz, biz susarız, acılarımızı boğarız, boğdukça daha çok acıtırız.

şimdi bırak bunlarla uğraşmayı, o büyün görünmez anda, hayatın omzundan tuttum, zaman bunu kaydedemiyordu, bir tavşanın uyuşuk olan koluma tırmanması gibi hissedemeyeceğim bir güzellikti, evin gökyüzündeydi, göle doğru battaniyeleri sermiştik, gitmeye çalışmıştık ama olmamıştı, böylece örümceğin ensesine yapışıp şehirden dışarıya süzülmüştük, çünkü hastaydık ve günler uzundu.

yine mi başımızdan geçenleri konuşacağız, o zaman rakı da biter, şarkı da susar, hayal de bozulur. içime oturan kırık çizgi, dimdik bir bastona dönüşüp sırtıma yapışır, hareket sınırı, acı sınırsızlığı. dedim ki sana bu gözler artık düzgün göremiyorlar, bu gözlerin gördüğü şeyler çok başka, şekilsiz, isimsiz ışıklar, şekilsiz isimsiz varlıklar. benim gözlerim artık görmüyor mu yoksa? söylesene kör bir insanın rüyası neye benzer, lanet olsun bana mantıklı bir şey söyle!
nereden geçsem benim değil, kalamam artık diyorsun, ölümlere gittim geldim, sığamam diyorsun ben gözlerinde görebildiğim şeyler için sana yardım etmeye çalışıyorum, sen sığamam diyorsun tekrar, sonra bir bilinçsizliğe yol alıyoruz, ben görmezden gelmelere sen geçiştirmelere tapıyorsun, tanrı; sen ona taparsın o senin ağzını yamultur.

"uzun
uzun uzamış kollarım
kola benzemiyor;
duvarda tutunmaktan düsen diyor;
aglama balim, degmez hiçbir sey senin gözünden akan yasa."




sussunlar ve uyuayım ben.

22.11.10

sylvia plath


* eskiden bu bayram tatillerinde birden karar alır bir yerlere giderdik, yolda kavga gürültü olurdu çok az, sonra ben yatan olurdum hep, ayaklarımı ablamın kucağına uzatırdım, kilolarca abur cubur yenirdi yolda, çünkü yolda ağız hep çalışmalıydı. bir de tatilin bittiğini kimse idrak edemezdi, zaten devamsızlık problemi olan bir çocuk olaraktan sürekli tatillere haftalar eklerdik, bırak okula döndüğümde kendimi derse vermeyi, hala o tatillerin etkisinden çıkabilmiş değilim. hehe, burası komikti.
ayakkabılar benim
2008





* ryan adams'a büyük haksızlık etmişim, "he yaa, wonderwall coverı var o herifin, iyi de söylemiş" derdim sorsanız, ama bugün öğrendim ki adam kalkıp sylvia plath için bile şarkı yapmış, bir de come pick me up diye bir şarkısı var ki çok iyi şarkı. bir de hazır konuya gelmişken, başlığı da kendisinin adı yapmışken şu konuya parmak basayım istiyorum, sylvia plath sorunlu bir çocukluk geçirmiş, bir dönem akıl hastanesinde bile kalmış, defalarca intihar girişiminde bulunan amerikalı bir yazar, kendisi defalarca intihar etmeye çalıştığı için gerçekten ölmek isteyip istemediği tartışılıyor hala, fakat bir insan çocuklarını yatırıp, odalarına süt ve kurabiye koyduktan sonra, gaz girmemesi için çaba harcayıp, kafasını fırına sokuyorsa ölmek istemiştir.


* peki kim bu nilgün marmara ?
58 doğumlu türk kadın şair, herkesin tanıyıp, görüp anlaması gereken bir kadın ama bu beklenti çok saçma, zira ergenlerin idolleri genelde cesaretini bacak arasına sıkıştırmış olan marla singer ve benzeri karakterler oluyor. kendisi boğaziçi üniversitesi ingiliz dili ve edebiyatı öğrencisiyken, sylvia plath üzerinde çalışmalar yapıyor ve zaten katlanılır bulmadığı hayatını sona erdirmek için doğru bir karakter seçtiğini söyleyebiliriz, nilgün marmara çeşitli şiir ve yazılarıyla insanları etkiledikçe, kendisi daha da dibe batarak şunu bile söyleyebilmiştir; "hepiniz mezarısınız kendinizin" sylvia hayatını anlatırken, nilgün marmara kendi hayatı hakkında düşüdüklerini yazmıştır, 29 yaşında tek bir ses bile çıkarmadan kendisini evinin balkonundan boşluğa bırakmıştır, arkasında kırık dökük cümleleriyle, ölümünden sonra cemal süreya; "bu dünyayı başka bir dünyanın bekleme odası olarak görüyordu" demiştir. yazının sonunda bu iki kadının da bir kaç sözünü paylaşacağım!




* emma thompson çok sevdiğim ingilizlerden biriydi, özellikle stranger than fiction ya da angels in america gibi yapımlarla kendisine hayran bırakmıştı, fakat gel gör ki kariyerinin en berbat rolü harry potter serisindeki sybil trelawney. olmamalıydı, o kadın emma thompson olmamalıydı. bu da böyle bir düşüncem.


*çok hızlı bir şekilde iki paket sigarayı bitirince insanın ağzının tadı değişiyormuş, şu an ketçaplı patlamış mısır yemiş gibi bir tat var ağzımda, belki de öksürüktendir bilmiyorum ama şu an bu tat var.




* 2010 yılı dahilinde gidilemeyen konserlerime midlake de eklenmek üzere, ama midlake çok önemliydi diyorum kendi kendime sürekli, hayatımın en eğitici döneminde benimle beraberdi, ama zaten bu tip dönemlerde edinilen müzikler hep o dönem çevrede olan insanlarla dinlenecekmiş gibi bir his uyandırır insanın içinde, bir gün kalkıp gelirler ülkeye ama etrafınızda o insanlardan hiçbiri neredeyse yoktur. bunu çok sevdiğiniz bir grup bulduğunuzda düşünün, aynı tahlili siz de yapacaksınız. insanlar varlardır ve yoklardır. hatta şu linki de koyayım hemen buraya; http://velevkiyasiyoruz.blogspot.com/2010/03/chasing-after-deer.html

* facebook'tan kurtulma isteğim giderek daha da hız kazandı. bilemiyorum iradem bu konuda ne diyor.

*bir uçağa binme fikridir gidiyor yine evde, reddediyorum! hele annemle hayatta uçağa binemem!

* istanbuldan çıkmak istemiyorum şu an, yani 15 gün uzaklaşma fikri bana hiç de yaratıcı gelmiyor, gerçi bana kalsa evden bile çıkmak istemiyorum hatta yataktan bile ama gel gör ki hayat idame ettirmeye çalışıyoruz. güneş görmediğimden sanırım tam 2 aydır gribim devam ediyor, öksürük, horlama gibi etmenler su yüzünde. son 10 gündür korkunç bir boğaz ağrısıyla uyanıyorum ama zaten sabahları mutlaka bir yerim ağrır.



*soul kitchen'ı izledim en sonunda, belim ağrıdı be! ne acıydı o öyle, fatih akını sevmeye devam edeceğiz! birol ünel'i de seviyoruz ama bir filminde de içmesin şu adam, nolur!


filmin en feci sahnesi.

*şimdi bu je vais bien, ne t'en fais pas filmini bir kez daha izleme vaktim geldi sanırım, aaron'un şarkısını, klibini ve daha sonra da filmi buldum. lili, zavallı lili. aslında kardeş sevgisinin anlatıldığı bir film olarak görülse de direk evlat sevgisini anlatıyor. izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. soundtrack'i zaten inanılmaz, u turn lili, mister k. iki şarkı evet. iki şarkıda birbirinden adi. soul kitchen'daki bel ağrısı gibi. günlerden bir gün, ben bu şarkıyı birden şule'ye yolladım, neden yolladığımı hatırlamıyorum, beğeneceğini anlamışım, hadi ryan adams'a bağlayalım, evet ryan adams yüzünden. yolladıktan sonra da zaten süper kültürel birikimli insanla iletişim yoğunlaştı, işten ayrılma dönemi, bol vakit ve saatlerce ya da günlerce müzik, film, dizi konuşabileceğim bir insan. daha sonralarında da yoğun iletişimi biralar, kahveler ve erkan oğurlar takip etti, oysa kendisini ilk gördüğüm yer canlı popüler müzik yapılan bir yerdi, aslında iyi bir iş başarmışız gibi duruyor bu kadar dışarıdan yorumlayınca. elimden bir kadeh daha rakı içerse her şey çok daha süper olacak. ama rakıyı bıraktım. bir çare buluruz bu duruma.

* şu ceylan özçelik beni yanında işe alsın istiyorum, tanıyan varsa söyleyiversin.


gelelim yazıyı yazma sebebime,



sylvia plath

"your body/hurts me as the world hurts god."
"I talk to God but the sky is empty. "
"Is there no way out of the mind?"
"What did my arms do before they held you?"













nilgün marmara

"burada daha ne kadar öleceğim.. gökyüzüyle yeryüzü arasında bulutu haraca kestiğiniz bu yerde, sizi sevmekte ölüyorum bayım.."
"maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın hepiniz mezarısınız kendinizin...''
"ben hakimim masum bey "
"ey, iki adımlık yerküre senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!"

10.6.10

last flowers


"ay ben gülerim.."

dün ben birilerine gittim, birileri bana "sen radiohead seviyormuşsun" dediğinde anlamalıydım zaten, sonra gittiğim yere aslında çok isteyerek gitmedim, gitmek zorundaydım bir de kendimi iyi hissedeceğimi biliyordum ve orada sadece radiohead çaldı, aynı hastanelere gidişim gibi, hastaneye gitmek istememek ama oradakilerin yanında kendini iyi hissetmek, onlar orada olduğu için orada olmak sonuç mezuniyet yerine cenaze.. balo yerine, mevlid. bire bir gerçek..

gün içinde radiohead kelimesi geçiyorsa benim ondan sonraki 10 günüm radiohead ile olacak demektir. zor. dün gece hayatıma bir değişiklik olsun, cebime azcık para girsin diye gittiğim transfer bir fiyaskoydu, eve gelişim gece 2, sabah kalk 6, sokağa çık işe gel.. kulağımda last flowers, minübüste kadının birinin çantası kafama çarpıyor ve eminim benimle konuştuğuna, "bana mı dediniz ?" diyorum, kadın; " ben bir şey demedim diyor." o sırada thom'un sesini açıyorum, /too much, too bright, too powerful/ uykusuzluk çok parlak, çok güçlü ve çok fazla.. o sırada yanımda oturan kız, "istinye'yi geçtik mi?" diye soruyor, ben istinyeden emin olamıyorum ve "nereyi?" diye soruyorum, kız diyor ki; " ben bir şey demedim ki"..

içimde balinalar karaya vuruyor, beynim her an kulaklarımdan ve burnumdan fışkırıcakmış gibi, akşamın kuvvetine yetişemem herhalde, "yirmi yedi" dedi arkamdan yürüyen adam, dönüp sormadım, sadece baktım, kimse yoktu. evlerin hareket ettiğini, evlerin konuştuğunu duydum, yavaşça kımıldanmalarını hissettim... ayak başparmağım ağrıyor...

yazın gelmesiyle hayatımın alt üst olması bir oluyor.. her sene böyle oluyor, 2003'ten beri, her sene, istisnasız, ya biri öldü, ya biri terk etti, ya ben gittim, ya biz geldik, ya biz gittik, ben yerkürenin tüm arka bahçelerini görmesem de, hepsinde yürüdüm. vurulan çocukların, saçlarınını kendi kanlarında yüzmesini gördüm.. mücadelenin ne kadar anlamsız olduğunu biliyorum artık. ama bir şeyi kabullendiğim yok..


sen de, dün sabah 4 sularında, bacağıma giren krampsın, bu ara çok sık aklımda olduğundan, her gece en az 15 dk kramp yüzünden kıvranıyorum, az kalsın bağırıyordum dün sabah, kımıldayamadım, mumyalanmış gibiydim, üşümesin diye kat kat giydirilen zavallı çocuklar gibi.. sen işte, salak.

toplantılara girdiğimde, dikkat ettiğim tek şey, insanların elleri, özellikle konuşmacının elleri.. kelimelerin ölü olduğunu anladığımdan beri sizi pek dinlemiyorum, hissettiğinin %2'sini bile kelimelerle anlatamazsın.. sus, rica ederim sus. daha fazla gerilemeyeceğim..


Cause I can't face the evening straight
You can offer me escape
Houses move and houses speak
If you take me then you'll get relief
Relief, relief, relief, relief, relief

It's too much
Too bright
Too powerful



unutmadan, devontê hynes bana kendimi çok iyi hissettiriyor....

29.5.10

ve ben cooper..

bir gün bu yazıyı tamamlayacağım...




There, along the road, was a tiny home
The yard held dead machines behind its fences
Like they were it's kids
Broken down, but still worth a lot to someone
It made me stop and grin

Light from a dying moon
It blurs our eyes
And we wear a cape of fireflies
And after the world's in bed
All the ghosts come sing along
But we'll forget them
When the morning comes

And I slept on the ocean last night
I could see you all, and you all were dancing sideways
Your feet stuck to the skies
And I could see the airplanes dance behind your eyes
And I was glad I found the time

25.5.10

ne yazar ?

bir gün gelecek elbet
ütopyalar güzeldir....

the end of the music...

(müziğin kafayı yedirme hızı saatte 120 kilometre. bende kafa kalmadı.)


2003 yılında, sabaha karşı 5'te izlediğim elephant aklıma geldi bugün birden, saatin geç olmasından mıdır nedir, sinirlerim pek bir gevşekti filmi izlerken, gözlerim sürekli doluydu ve o yüzden de filmi pek net görebildiğim söylenemez. sıradan bir okul gününü izliyoruz, hatta o kadar sıradan ki, gerçek. fazla gerçek. gerçek olduğu için de daha çok sinir bozucu. oysaki alex piyanoda "für elise" çalarken fazla kibar ve normal bir çocuktu...

demek ki müziğin iyileştirme özelliği kadar, kafayı yedirtme özelliğini inkar etmek yersiz olacak..zaten bana bakınca da bu görülebilir. o zaman "şiddete meyyalim vallahi dertten" diyerek insanlığa dönüyorum...

bu son bir kaç cümlemden sonra, insanlarla kesinlikle ilgilenmeyi bırakıyorum, kimsenin ne yaptığı umrumda değil.. her zaman anlayışlı olarak yaklaşmaya çalıştım herkese, yerli asabiyete her zaman hayranımdır zaten ama yersiz yersiz azarlanmaktan artık bana fenalık geldi, ben arkadaş olmaya çalışırken stres topuna çevrildim, sabahın 9'unda bir akşam önce sevgilinle kavga ettin diye sinirini benden çıkaramazsın, çünkü ben bu yersiz salak saçma sorunlarınızın varlığının sadece boş kafalarınızı doldurmak için olduğunu biliyorum, hiçbir şey düşünemeyecek hale geldiğinizde küçücük bir nokta yüzünden bile saçma hareketlenmelere geçiyorsunuz çünkü hayatınızda başka harekete geçirecek bir şey yok.. kendinizi tanımadan doğup kendinizi tanımadan ölüyorsunuz... kendinizi merak bile etmiyorsunuz sadece beğendiğiniz bir şey gibi olmaya çalışıyorsunuz ama kendinize seçtikleriniz sadece vitrin mankenleri... kafanızın boşluğunda o kadar hızlı döndüm ki, midem bulandı.

artk hiçbirinizle ilgilenmiyorum...

21.5.10

wereyda


ben bir ara bu şekilde öleceğimize inanmıştım, ayı gibi içmek terimini daha yeni kafama soktuğum vakitlerdi. o kadar her şeyi boşvermiş bir durumdaydım ki, (evet, o benim her şeyi boş vermiş halimdi) fotoğraftan görüldüğü üzere hep benden öndeydin, ben bir taneyi bitirirken sen 2incinin sonuna geliyordun. insan değilsin.. şimdi ben biraz o günleri özledim, o kadar ucuza içmeyi, istediğim şarkıların oturduğum mekanda çalmasını falan. (diğer konuyla alakalı bir özlem yok, yanlış anlaşılmasın)

wereyda demek benim için, bütün gördüğüm insanların ötesinde olabilmek demek. her şeyden farklı olabilmek demek, fazla zeka ile gelen cesaret ve güven demek. baktım da kasım ayından beri ben bu herifin şarkılarını dinliyorum, bu herifin dediklerini okuyorum, kendimde değilim zaten artık pek... bugün "bright future" dinlerken kendisine söz verdiğim yazı geldi aklıma, artık yaz dedim, yaz da bir sözünü de tutmuş ol..

adını duyduğumdan, tanıştığım güne kadar nefret ettim kendisinden, saçma sapan bir sebep için, hep geri çektim kendimi, senin ulaşmış olduğun o yerden korktum, şimdi sadece " wereyda haklıydı" diyorum...

parlak bir gelecek istemiyor oluşundan dolayı bu adam çok haklı, parlak geleceği ne etsin ki? bir apartman dairesinde yaşa, sabah 9 akşam 7 işe git, gel. servislere bin, öğlen yemek yemeye çık, akşam eve gel, televizyon izle, gittikçe yükseldiğini sanarken sömürsünler seni.. bu hayat wereyda'nın hayatı değil, bu kimsenin isteyeceği bir gelecek değil zaten..bu itildiğimiz gelecek.. parlak gelecek, düşünülmeyen gelecektir, "ben ne olacağım" korkusunu barındırmayan gelecektir.

ben ki fazla hızlı ilerlediğimi düşünerek arada sırada korku nöbetlerine tutuluyorum, "oha lan, ben 2-3 sene sonra ne olurum acaba" diyerek üzülüyorum falan onun buna ihtiyacı yok zira o nasıl yaşayacağını, ne edeceğini çözmüş.. ben ise yaşamam gerekeni yaşamaktayım..

"dreams are only real as long as they last"

"istanbul'a neden döner ki bir insan?"
keşke senin kadar özgür olabilsem. upper air adlı albümünün kapağında kaybettim kendimi ben.. sıkışıp kaldığım noktadan ufak teselliler ararken kendime, arkama her baktığımda kalan insanlara dair içimde ne bir sevgi, ne bir özlem bulamayışım, geçtiğim yollara sadece öfkelenişim var. pişmanlık asla yok ve eminim bu böyle gidecek. zira ben dinlemek, okumak, sevmek ve garip bir kaç acıyı çekmekten başka bir şey yapamayacağım.

sen kafasında kuşlar patlayan ikinci adam olarak aklımda kalacaksın, asla sahip olamadığım cesaretle dolanacaksın, ben üzerimdeki kıyafetlere bakıp her seferinde "ben" olmadığımı öne süreceğim. etrafımdaki kimse beni benimseyemeyecek, kimse bana tamamen yaklaşamayacak, yaklaşmasınlar da zaten. bu yüzden farklıyım.. göremediklerini görebildiğim, hissedemediklerini hissettiğim için.

kimse bizim gibi olamayacak, ama ayrıca kimse senin gibi de olamayacak..

yarın geç olacak diye başlayan bir şiir var, artık okumuyorsun sen o şairi. ama çekmeceye sıkışıp kalan melek değil bildiğin, umut, insan diyor ki, şimdi bir çekmece açılacak önüme ve içinde kurtuluşum olacak.. (aklıma shawshank redemption geldi"kurtuluş incilin içinde") çünkü insanlar her zaman birinin gelip kendilerini kurtaracağına inanırlar.. çekmece meleği de onun gibi bir şey işte..

sana anlattığım garip hikayeden sonra yaptığın yorumu unutmayacağım, "sen bu hale gelmeye mecburdun.."

bunu düşünerek sıyrıldım o işin içinden, aklıma bile gelmiyor artık, artık yeni tanıştığım insanlar o olayı bilmiyorlar. olan olmuş, olan bana da olmuş ve bu bana olmak zorundaymış..

oracles always lie, sky is full of memories diyor. ilk başlarda bana da öyle geldi ama oracles always lie! yok öyle şey, bildiğin gökyüzü işte... kafamın içindekilerden kurtulmadığın sürece her şeyde gözünün önüne gelecekler.

rüya gördüğümüz zaman aylarca etkisinden kurtulamıyoruz, altında sürekli bir şeyler arıyoruz, insanların artık bilinçaltlarını o kadar iyi keşfetmişiz ki artık suratlarına bakmamıza gerek kalmıyor, ses tonundan, tarzından nasıl bir karakter olduğunu anlıyoruz. ama insan her zaman rezildir, her zaman iğrençtir. insan her şeyi hakeder. sen dağıtmaya devam et insanlığı...

"Toza dumana gidelim yine, şenliğin kalbine. Çünkü ölüm döşeğinde bir ihtiyar tanımıştım. İnsanlara gerçekten bakmak istiyorsan oğlum, onların sana bakamayacağı bir yere git demişti. Kıyametin ortasına git. O kadar yaşlıydı ki, öldükten bir hafta sonra sanki on sene önce ölmüş gibi düşünmeye başlamıştı herkes. Ölenlerin ölü taklidi yaptığını düşünüyordum ben o zaman. Yaşayanların yaşıyor taklidi yaptığını hissediyorum şimdi. Toplum değil toplu mezar. On bir yıldır sabah yatıp öğlen kalkıyorum. Hava kararana kadar geçmiyor dalgınlığım. Belki de uykuda kaybettiğim bir şeyleri arıyorum. Kimi görsem rüyalardan bahsediyorum. Oysaki hatıralardan konuşmak lazım. Rüyalardan daha karanlık hatıralar var. Daha çok fikir verir biri hakkında. Şekeri bitmiş sakızı, toz şekere batırıp çiğnemeye devam etmen gibi senin. Ben de tüpte satılan çokokremi diş macunu tüpüyle değiştirmiştim bir sabah. Gülmüşlerdi sadece. Oysa bir çocuk numara çekiyorsa gerçekten yemek lazım, yemiş gibi yapmak değil. Yirmi sene sonra Beşiktaş’ta bıraktığımız o ev. Bırakabildiğimiz tek ev. Beş kat seksen iki basamak. Balkon demirlerinden uzak duruyorduk geceleri. Hep daha yukarı bakmak zorunda olan iki vertigozede. Kar taneleri birbirine benzemez. Sözcükler de benzemez. Ama bir cümle bir başka cümleyi hatırlatır her zaman. Koşan atlar düşen atları. Yağmur yağar, durur, tekrar başlar. Yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir oğlum. Spermden mezara kadar. Karanlıkta herkesle çarpışabilir insan. Yalan mı söylüyorum yine, olsun. Sen biliyorsun nasılsa. Bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı."
emrah serbes
toza dumana


teşekkür ederim wereyda. unutmadan jeff buckley'i gördüm rüyamda, selam söyledi.
biz de erken gidecekmişiz.. ,)
görüşmek üzere.
black heart procession'a gelirsin herhalde...

20.5.10

wake up!

son bir haftadır o kadar görkemli bir hayat yaşıyorum ki, atsan atılmaz, satsan satılmaz.

kalk, işe git.
eve gel, uyu.

ya yazacaktım bir sürü şey ama vazgeçtim.
9 crimes, günün şarkısı.

15.4.10

you've done it again


"benim bugün bir adet "god help the girl" tshirtüm olacak!"
radical face, midlake, fleet foxes ve daha niceleriyle tanışmama sebep olan, sürekli beni itekleyerek mutlu eden (ki yanılıyorsun, bu dünyada en ama en ufak şeylerle mutlu olan kişi herhalde benimdir) güçlü olduğumu söyleyen ama benim o gücü istemediğimi bilmeyen üstün sosyal, cultural kişilik. (yine sevmediğimiz insanlar oluyoruz!) shuttle'a bin de gel sen, gidersen gel. sadkjad. se ya.


.
.
.



"soon it will be fire"
fırat'ın habersiz olarak bana kazandırdığı 9:22'lik bir richard youngs harikası şu an kulaklarımda çınlıyor, bu isnanların neyi varda bu şekil bir ruh haline bürünmüşler hiçbir fikir üretemiyorum, oha lan bu kadar mı mutsuz olunur ya. "kaygı"ları sanırım artık gözlerine perde gibi inmiş. oysa bir de bana baksalar, ne kaygı var ne keder, biraz kırık şarkı, iki kırmızı göz falan, filan. yoruldum yæ.
.
.
.


"planets"
I was falling down
coming through the clouds
burning in the sky
with the sun in my back
(I'm broken inside)

dün god help the girl söyleyerek uyanışımın ve busker'in bana aldığı thsirtü göstermesinin arasında tam 2 saat vardı. ben ofiste gelip şarkıyı dinleyip, videolarını izleyip bir şekilde keyif almaya çalışırken busker birden bire bana bu süprizi yaptığında sanırım ondan daha çok lost'ta gibi hissettim kendimi.

planets adlı three mile pilot şarkısı için de aynı şeyi rahatlıkla söyleyebilirim, " bulutlar"la ilgili bir yazı yazdıktan sonra, bu şarkı çıktı karşıma. ne bileyim, şaşkınım da, bu şarkı hakikaten insana muhteşem bir kusursuzluğun içinde olduğunu hissettiriyor, sözleri ne kadar buruk olsa da, vokalin iç yakan sesi ne kadar gayet yüksek olsa da 49 kere dinlemişim efendim, last fm öyle diyor (al sana rakamlar!)
.
.
.


"dreams are only real as long as a"
bu cümleyi sizler tamamlayın... bilemedim ben bu şarkı çok fazla bir şarkı. Aesthesys'in demo albümünden. damarlarınızın söküldüğünü ve bir topaç haline getirilip, ateşe atıldığını düşünün. öyle, söze gerek yok.
.
.
.



"korkma ben varım"


le petit prince'den sonra hiçbir kitap bittiğinde bu kadar üzülmemiştim.

"seni unutma fikri bile, sana kavuşma umuduna bağlanıyor içimde. senden kaçış varsa bile kurtuluş yok şebnem. "


planets ile bitirelim.


cut me down and mess me up
yes, you've done it again.

now standing on the ground
and the world is empty
with no one around
I want to go back home
(I'm broken inside)
back to another time
back to the people
and the sounds
back to the planets
in the sky
(I'm broken inside)

13.4.10

I want to go back home


yahu bir sürü şey yazmıştım da, gerek yokmuş.
şu şarkı özetliyor..





8.4.10

gökyüzüne bakınca neler oluyor neler

"ben oradaydım"
edip cansever demiş ki; " gökyüzü gibi şu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor..", almış çocukluğunu gökyüzüne çıkarmış, ben oradaydım, bu yukarıdaki fotoğraftaydım, fotoğrafı çekmek için fotoğraf makinesine uzandığımda ellerim titriyordu, gördüğüm en uzun kabus olmalıydı ama kabusun içinde gördüklerim kesinlikle gerçek ve gördüğüm en güzel şeylerdi.. bir bir sıraya dizseydim ben yolları sanırım cennete giderdi, ya da cennet orasıydı, buradakinden çok daha zor...
.
.
.
"ekim 09'"
"çimler metrpolün en büyük yalanı!"
susmanın zamanı değilmiş, şimdi isyan vaktiymiş, şimdi değişme zamanıymış, şu an aslında dün olacakmış, bir an önce harekete geçmeliymiş, bir ilaç içermişim geçermiş, yüzmeye gitsemmiş, ne olurmuş, kim demiş, neyi bilmiş, aslında ile başlayan cümlelerden kurtulmalıymışım, artık içmemeliymişim, kendime vakit ayırmalıymışım, aslında ben yaşamamalıymışım. bilemedim ki bu ne oldu. sizler o beton yığınlarında uyurken, sabah sanırım 6'ydı. aylardan ekimdi, gittim sahile, size çimlerin gözüyle baktım, çok çirkinsiniz...
.
.
.
"babamın eli, annemin sigarası, izmit, (istanbuldan ankaraya gidiş)"
yola çıkardık, çıkmadan önce kilolarca abur cubur alırdık, hepsinden birer gıdım yer gerisini yemezdik, ankarada'yken istanbul'a gidiyorsak o yiyecekler rutubetten bozulurdu arabada, şimdi istanbul'dan ankara'ya gidiyoruz, abur cuburlar bozulmuyor, ama eskisi kadar yiyecek alacak o garip çocukluk hevesi yok, babamın külleri hep direksiyona düşerdi, annem kızardı, ablam kokudan rahatsız olurdu, şimdi o hepimizden çok içiyor.. şimdi ben de içiyorum, eskiden camdan dışarıya bakmayı severken, şimdi uyumayı seviyorum, kulağımda müzik yoksa o yolculuğa çıkmak istemiyorum, oysa eskiden sohbet ederken abur cubur yerdik.. şimdi yine e bow the letter olsa diyorum, yola gitsem, araba, tren, otobüs hiçbir farkı yok, sadece geçtiğim yola bakmak istiyorum...
.
.
.
(yine bir sabahın kör saati)
"kuşlar ölmeye başlayınca ne yapabilirim ?"
çimlerle görüştüğüm sabah, bir de kuşların gözünden baktım betonarmelere, onlar yalan değiller ama, sadece, sürekli ölmekle meşguller... kuşlar ölüyorlar ve onları zehra topluyor. ölürlerse yere düşerler ve zehra onları toplar, (yine ah muhsin ünlü girdi kafamın içine, çıkmalı sanki) demek istediğim aslında hiçbir şey demek istemiyor oluşum ama şunu da unutmamak istiyorum, gökyüzüne bakınca ben ağlamaklı oluyorum. yemin ederim, bu sabah oldu, hem de iğrençti gökyüzü, insanların pis ruhları kaplamıştı, zar zor görebildim aradan. biliyordum bugünün geleceğini ama, bu kadar kötü biteceğini değil.
"içimde kötü bir his var" dedikçe, yüzsüzlüğüme yüzsüzlük kattım, keşke söyleseydim gerçeği ve kovulmadan o ayrılsaydı. evet, o pis ruhlardan biri de benimdi, hem de gökyüzünü görebilmek için en çok mücadele ettiğim..
.
.
.
(almanya
2007
aralık)
"belki de"
belki de bir gün sana "I wanted you to step into my world" diyebilecektim.
güçsüzlüğünüzle boğuluverin.
bilgeliğinizin içine çömelip orada kalın.

görüşürüz.

6.4.10

I want to come home


Paul McCartney kulağımda I want to come home şarkısı söylüyor, ben evden 6 ay kadar uzak kalmış olsam da, şu anda özlediğim kadar özlemiyorum evimi. şu an, şimdi evimde olmak için her şeyimi verirdim.
.
.
.
north by north. faded paper figures, beynimin uyuşmasını istiyorum, bildiklerimi unutmak istiyorum, sakinleşmek istiyorum, bütün gerginliğimden kurtulmak istiyorum, kafamın içindekileri birinin çekip çıkarmasını istiyorum. londraya gitmek istiyorum, london eye'ın tepesinde bağırmak istiyorum, jens lekman ile bir black cap çevirip yola bakmak istiyorum, ya da sadece eve gitmek istiyorum. gidebilirim sanırım..
.
.
.
insanların seslerinden bile rahatsız oluyorum, hayır hayır, konuşmalarından değil, yürüme seslerinden bile, zamanı durdurmak ve hepsinin suratına neye benzediklerini, beni nasıl üzdüklerini, onlardan nasıl nefret ettiğimi ve her birini ne şekilde öldüreceğimi anlatmak istiyorum, ya da sadece eve gitmek istiyorum... gideyim ?
.
.
.
"birisi bana gözlerinde okyanuslar olduğunu söylemişti" dedi... bunu duyduğumda hissettiğim boşluk ve hoşluk, şişelerce şarap içtiğim o geceye tekabül ediyor. şu an oradayım, o güne dönmek isterdim, ya da eve gideyim sadece...
.
.
.
bu şehirde herkes mutsuz, herkes işinden şikayet ediyor, herkes çalışanından bıkmış, herkes patronundan nefret ediyor, herkesin parası yok, herkesin parası var. insanlar büyük olmalarına rağmen nasıl davranacaklarını bilmiyorlar, yoksa ben mi bilmiyorum, bilemiyorum, bulamıyorum, eksik bir şey var fakat hakikaten bulamıyorum, selin gong dinlediğinde bulmuştu bir şeyleri, ben de bulsam, yok ben sadece eve gitmek istiyorum...
.
.
.
akşam eve ne kadar mutsuz gireceğimi, beni görünce annemin ne kadar mutsuz olacağını, sonra babamın da ne kadar mutsuz olacağını düşündükçe mutsuz oluyorum, ama eve girerken yine de gülümsemeye falan çalışıyorum ki, anlamasın bir şey, gerçi o benim şu an iş yerinde, e bow the letter dinleyerek, bir yandan ağlayarak ama ağladığını belli etmemeye çalışırken aptal bir hale bürünerek bu salakça yazıyı yazdığımı bilmiyor. bilmesin ama ben eve gitsem ? lütfen...
.
.
.
ben yol kenarlarında fazlaca yürümeye başladım, dolmuş, metrobüs, taksi her türlü psikopat şöförün kullandığı araçların en tehlikeli noktalarında ben varım, bunu neden yaptığımı margot tenenbaum'a sorarsınız vakti gelince. "sadece eve gitmeye çalışıyordu" diyecek size..
.
.
.
gidiyorum bu adlı kitabın, "bütün eve dönmek isteyenlere" diye başlıyor oluşunu anlıyorum, annesine olan özlemini anlıyorum, öfkesini anlıyorum, istendiriliyor oluşunu anlıyorum, ben ah muhsin ünlü'yü artık daha iyi anlıyorum ve bu beni daha çok üzüyor.
.
.
.
belimi doğrultamayacak kadar sırtım ağrırken, bu ağrı boynuma vurmuşken, burada yapmam gereken bir çok iş varken ben bu yazıyla eve gitme isteğimi bastıracağımı düşünürken, yazdıkça evin yolu canlandı gözlerimin önünde. kim yarının bu kadar garip olacağını düşünebilirdi ki ?
.
.
.
ben odamda, yatağımda yatacağım bir süre ve uykunun gelip her şeyi düzeltmesini bekleyeceğim... uyku her zaman ilaçtı. hep ilaç olacak.
.
.
.
izlediğim filmleri, dinlediğim şarkıları, gittiğim yerleri, sevdiğim insanları topladım ve elimde kalan "tahammülsüzlük" oldu, şimdi gelip biri kendime bir otomobil çarpsın coşkusunu dinleyebilir mi benden ?
.
.
.
ben eve gidiyorum, burada oturan kimse kim. tanımıyorum.
.
.
giderken yine e bow the letter dinleyip, yola bakacağım.

-“Peki bunları niçin satıyorsunuz?”
+“Çünkü bu, insanlara çok vakit kazandırıyor. Uzmanlar bunun araştırmasını yaptılar. +Haftada tam elli üç dakika kazanıyorsun.”
-“Peki bu elli üç dakikada ne yapıyorlar?”

+“Canları ne isterse.”

-“Eğer elli üç dakikam olsaydı,” dedi küçük prens, “bir su pınarına doğru ağır ağır yürürdüm.”

5.4.10

güne radiohead ile başlamak.

down is the new up,
.
.
.
it's too much
too bright
too powerful..
.
.
.
because we separate like
ripples on a blank shore
.
.
.
I'm up in the clouds,
and I can't, and I can't
come down
I can watch but not take part
where I end and where you start
where you, ,
you left me alone
you left me alone
.
.
.
I'm gonna go to sleep and let this wash all over me..
.
.
I walk through walls,
I float down the liffey,
I'm not here this is not happening.
.
.
.
If you try the best you can, the best you can is good enough!
.
.
.
Wake from your sleep the drying of your tears
today we escape..
.
.
.
you know! you know where you are with
floor collapsing! floating! bouncing back!
and one day..
I am gonna grow wings!
.
.
.
This is what you get, when you mess with us!
.
.
.
A heart that's full up like a landfill
a job that slowly kills you
bruises that won't heal
.
.
.
I'm on a roll
I'm on a roll
this time
I feel my luck could have change.
.
.
.
I am all the days, that you choose to ignore.....
.
.
.
just cause you feel it,
it does not mean it's there.

why so green and lonely ?

we are accidents waiting to happen!
.
.
.
I don’t know why you bother
nothing's ever good enough for you.
I was there and it wasn't like that.
you’ve come here just to start a fight.
.
.
.

evet ben bunu yaptım
listem budur,
bunu hala yapıyorum.
öldüğüm zaman da bu şarkılar çalmaya devam etsin.

2.4.10

e bow the letter

dinlerken yola, asfalta bakılması gereken şarkıdır e bow the letter, bunu başlarda kimseye söyleyemesem de, bir gün arzu'yla taksim-bostancı arasını gelirken söyledim, arzu bunu denedi ve hiç de benim deli olduğumu falan düşünmedi, zaten arzu, bana hakikaten normalmişim gibi davranan tek insan.

ama arzu bunun için değil, arzu olduğu için değerli ve bugün onun doğum günü,

seni patti smith'in sözünü verdiği yerlere götüremem, thom yorke'un "away" diye bağırırken kollarıyla attığı bütün yükünü ben senden o şekilde, bir çırpıda alamam..

ama ben seni çok severim, hep.
iyi ki doğmuşsun.
iyi ki varsın...


I'll take you over there..
away.

30.3.10

yonderhead


7 dakika 52 saniyelik bir ömür.

dinledim
sevdim
öldüm
gibi
olmalıydı.

thomas feiner & anywhen'den geliyor...

My spine and leverage
Were not mine
Some items borrowed
And now gone

Pick me up, animate me, render me
Take me back, to the ghosts
Of the day

Lend me a life
Put me on a loop again
Define, define me ‘yonderhead’

My plots and purposes
Were not mine
Just items borrowed
And now gone

Hook me up and ignite me, play the coarse
Bring me back, to the ghosts
Of the date

Lend me a life
Put me on a loop again
Define, define me ‘yonderhead’

Lend me a life
Put me on a loop again
Just spine me up for liberty and hopes
Liberties and hopes, and liberties and hopes
Define me
And bind me
And I’ll crawl the pretty path
I’ll crawl the pretty path

29.3.10

el radio


temmuz 2009'da çıkan Chris Garneau albümüdür el radio.

kendisinin 2. albümü olan el radio, tarzından asla ödün vermediğini gösteriyor buram buram.

yakışıklılığı, dokunaklı sesi ve eşcinsel olmasıyla zaten büyük bir ilgi alan chris ilk albümünü 2006 yılında çıkardı, music for tourists albümü insanlara derin bir yolculuk hissi uyandırırken, bir sene sonra gelen c-sides aldı epsinde 5 şarkı ile, " ben geliyorum" işaretleri vermişti

en sonunda temmuzda çıkan el radio, chris'i iyice aklımıza soktu, bir daha çıkabileceğini de sanmıyorum..

albüm öyle bir başlıyor ki, kalakalıyorsunuz oturduğunuz yerde, "the leaving song" ilk şarkı, bir gidişin şarkısı, ilk dinlediğimde "bu şarkı yasaklanmalı" demiştim kendime..

ama arkasından gelen, radical face tarzındaki dirty night clowns neşeli ritmin arkasına gizlediği öfkeyi çok iyi bir şekilde insanın en derininde hissettiriyor, hani sinemaya gidersiniz, "film harikaydı, hem güldük hem ağladık" dersiniz ya, dirty night clowns'da aynı şekilde bu hissi uyandırıyor.

raw and awake ise bir dinginlik katıyor ruhuna tüm albümün,

hands on the radio, the leaving song'da başlayan karanlık havayı devam ettirmek üzere albüme konulmuş gibi, piyanosundan tüm nefretini çıkaran chris, insanları pek düşünmüyor bunları yaparken! bu güzel bir şey mi, kötü bir şey mi o sizin müzik zevkinize kalmış..

no more pirates bence albümün en sağlam şarkılarından biri, defalarca bir filmi izlersiniz ama bunun sebebini asla sorgulamazsınız ya, çünkü sevmişsinizidir o filmi... böyle bir his işte.. tam tanımlamak zor bu adamın yaptığı işi, kusuruma bakmayın siz..
bahsettiği korsanlar, sanırım kabusları.. sizi tekrar istemiyorum diyerek, firefiles'a geçiyoruz..

fireflies fazla çocukluktan geliyor benim için, şarkının, sözlerin, enstrümanların kurduğu garip senaryoda hakikaten kendi çocukluğunuza dönmek bir kaç saniye alıyor.
şarkıdaki durup, hızlanmalar, çocukluk heyecanlarından başka bir şey değil..

home town girls fazla jazz, pek bu albümdeki yerini anlayamadım diyebilirim, ya da tamam kabul, pek sevmedim.. fakat albüm geneline baktığımızda her ne kadar çok fazla sırıtmasa da, bunun tek sebebi yine chris'in sesi..

8. şarkı over and over tam anlamıyla bir 5:14lük başyapıt. vokallerin güçlü oluşu, ritmlerin dikkat çekici oluşu ama chris'in değişmeyen sesi dediğim gibi bir sıkışmışlığın, kısır döngünün, yalnızlığın ve farklı olmanın getirilerini çok güzel sözleriyle dikkat çekerek benim de the leaving song'dan sonra ikinci favorim oluyor albümde..



cats and kids yine fazlaca karanlık ve hüzünlü, fazla ağır, fazla dinlenirse kötü sonuçlar doğurabilir..

Les Lucioles En Re Mineur ise albümün geneline yansıyan melodilerden oluşan bir piyano solosu, albümü lezzetli yapan etmenlerden birisi.. çok güzel bir fikir olarak albümde 10. sırada bulunuyor.

things she said fazla düz ilerleyen bir şarkı, bana göre sıkıcı bir şarkı.. yine pek de göze batmıyor..

pirates reprise ve black hawl waltz biraz aceleye gelmiş gibi, albümün sonunda bulundukları için böyle düşündürüyor olabilir ama the leaving song ve dirty night clowns ile başlayan bir albümden daha iyi bir bitiş beklemek sanırım haklı bir bekleyiş..

pitchfork dergisi her ne kadar albümün tutkudan yoksun olduğunu söylese de chris garneau fazlasıyla tutkulu bir albüm çıkarmış karşımıza ve pozitif yorumları sonuna kadar hak ediyor.

söylemeden geçemeyeceğim bir detay ise, albümü baştan aşağı dinledikten sonra, her seferinde yaptığım şey, bütün şarkıları çıkarıp tek başına the leaving song'u açmak oluyor, defalarca dinledikten sonra ancak tatmin olabiliyorum..

I, I know
you like me
I know
you do...

give me the words,

hmm,

gelenlere bakarsak, elifle birlikte, blonde redhaed, nouvelle vauge, e bow the letter, radiohead.

ve daha bir ton öldürücü eser.

türk sana müziğini unutmamak lazım.

gözleri bir aşk bilemecesi sorar gibi olan ibneleri bu kategoriye sokamamakla görevlendirilmişken,

iyi ki geldin ulan adi! diyerek lafımı sonlandırıyor ve şu fotoğraf ile huzurunuzdan ayrılıyorum;

28.3.10

kim geliyor, kim geliyor..

Söyleyemem derdimi kimseye, dermân olmasın diye
inleyen şu kalbimin sesini ağyâr duymasın diye
Sakladım gözyaşımı vefâsız o yâr görmesin diye
inleyen şu kalbimin sesini ağyâr duymasın diye..

türk sanat müziğine olan tutkumdan bahsetmeyeceğim yahu! tamamen başka bir yazı olacak bu şimdi.. bu yukarıdaki bir espriydi.

zamanında bilemediğimiz değer vermelerin artık su üzerine çıkıyor oluşu ve tahammülsüzlüğümüzün suratımızdaki gülümsemeye yansıdığı şu dönemde, msn'de adı aniden aşağıda beliren bu insanla, tek bir cümlede tekrar bir araya gelişimiz üzerinden yaklaşık iki ay geçmiş bulunmakta...

zamanında yaşadığım bütün kimliksel ve hiçbir zaman tanımlayamadığım isteksizliklerimin yanında her zaman kapımı çalmış bir insan olaraktan şu an şu dakika da ecemden özür diliyorum.

28 mart doğum günü olan, yæni bugün doğan zamanın makbilesi, dilberi, zamanında beni en çok güldüren bu insanla tanışmamız, görüşmelerimiz her zaman ama her zaman bir sıkışma, bir entrika, bir gariplikle ilerlemiş olsa da, şu an, şu günde bu durumda olduğum için, bu cümleyin bitirirken gülümsüyorum..

kendisine yine zamanında yakıştırdığım "supergirl" sıfatını hala güvenle ve kararlılıkla koruyor olmasından bu yana iki sene geçti, güçlü oluşuma güç katan görüşleri ve umursamaz tavrıyla, tam anlamıyla bir happy-go-lucky olarak mantığımın sınırlarını zorlayan ve bu şekilde edindiği dayanma gücüne beni imrendiren canım arkadaşım.

"the sky is full of memories" dediğim zaman beni eminim ki en iyi anlayan supergirl olaraktan bizim şu anda çok ama çok iyi bir yere gelebildiğimizi ve artık eskinin çok geride kaldığını anlayarak, amacımızın bundan sonra hep o günleri anarak gülmek aynı zamanda eksik olsa da üzerine yenilerini eklemektir. hep hayatımda olman dileğiyle be!

köhne bir müzikholde, yaşlandığım vakit, nikotinden sararmış parmaklarıma aldırmadan, gelip beni oradan kaldıracak, hatta kaldırmadan yanıma oturup beni orada güldürebilecek kapasiteni ve kabiliyetini seviyorum.

iyi ki doğmuşsun.

en sevdiğim fotoğrafın da bu.

mavi kuş'u gülümsetmek.


selin can't
I can't
but maybe we can anasını satayım!

ikimizinde kırpılmasından bu yana baya bir uzun zaman geçti sanıyorum ki, anlık krizlerimiz, aynada medyum memiş görmelerimiz, kendimize gelmelerimiz hepsini unuttuk gitti.

yahu daha neleri unutmadık ki biz, ben yolun en kenarından yürümeye başlayalı baya uzun zaman geçti..

biz ne gong'lar, ne yonderhead'ler atlattık be...

düşünsene mesleğimizin, yamuk kaldırım taşlarını saptamak olduğunu, ya da editörlük gibi değil de, tamamen şantaj üzerine kurulmuş bir yazarlar cemiyetinde, basılmış ve best seller olmuş kitapların hatalarını bulmak, ya da mantıcı da mantı yapmak, yok yok kulaklık denemek olmalıymış aslında, yada oyun çözümlemek, veya pelin batu'nun en yakın arkadaşı olup onu aşağılamak ve sonra da dost acı söyler demek...
aslında mesleğimiz avcı olmalıydı anasını satayım, iyi müzik yapanları avlayıp, o korkunç üzücü derecede yaptıkları şarkıları hiç dinlemeden engellemek..

veya gıcık olan kadın kısmını çamura batırıp saçlarına yumurta kırmak, tarihi eser kaçakçısı da olabilirdik aslında, ya biz var ya, çok iyi tokat atardık.. robot mu yapardık ? o da olurdu. mesela masaj yapmaya programlanmış robotlar üretebilirdik.

alkolle ilgili mesleklere girmeyeceğim.. rakı, şarap.... ve bazılarıyla zaten içli dışlıyız çok şükür.amin allahım tövbe.

saçmalamak kabiliyetim artık yazıya dökülmüyor.
bu yazıdan bunu çıkarıyoruz,
her koşulda
selin can.
severim seni çocuk, senin kuzenini de severim
yæni
o yee men!

27.3.10

the sky is full of memories


oracles always lie,
bugün peyote'de
fakat benim daha önemli bir yere gitmem gerekiyor..
.
.
.

ecem, doğum günün kutlu olsun....
.
.
.
yataktan çıkmaktan daha çok nefret ettiğim şeyin ne olduğunu bulduğumda sanırım kıyamet kopabilir..
.
.
.
tekrar fotoğraf çekmek güzel olurdu. hem seni de çekerdim belki, hatta kamerayı elimden bırakırdım ve birileri bizi çekerdi, birileri bizi parmakla gösterirdi... bilmem ki, bilemedim pek, güzel olurdu ama..
.
.
.
homesick adlı kings of convenience şarkısını dinlemeden önceydi, ben 17 yaşımda bir başıma almanyadaydım, göçmenlerin gittiği kursa gidiyordum oysaki öğrencilerin gittiğine gitmem gerekiyordu, yemek yemem falan da lazımdı da, kimsenin yemek vermediği bir evde beslenmek zor oluyordu takdir edersiniz ki, sonra ben bu fotoğrafı çektim ve hiç duymadığım bir şarkı kafamın içinde sürekli çalmaya başladı, "I no longer know, where my home is" diyerekten.. güzel fotoğraf işte.

.
.
.
bir anneler gününde, çocukların anneleri istedikleri yere götürmeleri ama annelerden çok kendilerinin eğlenmeleri... bu sanırım hep böyle olur, annelerin hep yapıcak bir şeyleri vardır...
.
.
.
dün akşam annemin çocukluğuma dair hiçbir şey hatırlamadığını farkettim, babamın da aynı şekilde, benim hatırladıklarım ise hayali arkadaşlarım olduğu için, şimdi oturup onlarla o dönemleri anamıyorum..
.
.
.
ya evet, oracles always lie.