birileri var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
birileri var etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27.12.10

I.B.D



bir şeyler damlıyor geleceğimden
şimdiye.

şimdiye dair olan her şeyi geçmişe bırakıyorum. geleceğe dair sadece uyuyorum.

uyanmamı gerektirmeyecek günler ver bana, ya da bir hayat ödünç ver.
ya da hiçbir şey yapma,

otur sarışın çocuk, rakı koyayım sana, sonra içelim. eleni vitali dinleyelim mesela, hiçbir yerde doğamayan, doğacak yeri olmadan yaşayan çingelenere üzülelim. arkasından bach çalmaya başlasın biz kaçıncı kadehte olduğumuzu unutalım, sen ağla ben susayım, ben ağlayayım sen gül. çünkü ben ağlarken gülünür, çünkü ben üçüncü gözyaşından sonra gülmeye başlayabilirim. ciddiye alma o yüzden.

bak sarışın çocuk, biz bir yerde hata yapıyoruz, beni rahatta dinle, tüm aylardan 2'ler çıkarılsın. Özellikle adı ekim olanlardan. kırgınım çünkü.son baharların ekim ayları yasaklansın. kimse doğmasın o gün, kimse ölmesin. çok yorgunum.

ben bunu seninle yaşamadım, adının yerine oturan kocaman bir boşluktu, ondan sarılıp susturamadım seni. bu içtiklerimden daha soğuk sular da içtim ben, kaynar sular üzerinden yürüdüm. bu saçmalıklardan çok oldu ben geçtim. getirisidir bunlar sevginin. hastane yatağında, hastane kokusuna alışmış halini görebiliyorum ben, ben zamanın içinde adım atıyorum, yorulmuyorum, daha sonra yoruluyorum sadece. sadece kırgın kalmak istiyorum.

kırgın kalmam için bana izin verilsin istiyorum. başucu sehpamda dursun istiyorum, sigara ve kahvenin dumanına karışsın, uyurken ciğerlerime dolsun, burnumdan çıksın istiyorum. istediğim duyguyu yaşayabilmek istiyorum..

soğuk çeliklere uzanmak, aklım o zamanda kaldı, orada olmadığım halde detaylarını görebildiğim bir gün. ya ben halsizim biliyor musun ? bir çello sesi duyabiliyorum her saniye. hiç gitmiyor anladın mı ? ben ilk kez son baharda nefes aldım, ilk kez son baharda öleceğim. kağıt kesiği gibi bir yara var dudağımda, ağzımı açtığım an acımaya başlıyor..

dur rakı bitmez, bizim rakılarımız tükenmez. biz içeriz, biz susarız, acılarımızı boğarız, boğdukça daha çok acıtırız.

şimdi bırak bunlarla uğraşmayı, o büyün görünmez anda, hayatın omzundan tuttum, zaman bunu kaydedemiyordu, bir tavşanın uyuşuk olan koluma tırmanması gibi hissedemeyeceğim bir güzellikti, evin gökyüzündeydi, göle doğru battaniyeleri sermiştik, gitmeye çalışmıştık ama olmamıştı, böylece örümceğin ensesine yapışıp şehirden dışarıya süzülmüştük, çünkü hastaydık ve günler uzundu.

yine mi başımızdan geçenleri konuşacağız, o zaman rakı da biter, şarkı da susar, hayal de bozulur. içime oturan kırık çizgi, dimdik bir bastona dönüşüp sırtıma yapışır, hareket sınırı, acı sınırsızlığı. dedim ki sana bu gözler artık düzgün göremiyorlar, bu gözlerin gördüğü şeyler çok başka, şekilsiz, isimsiz ışıklar, şekilsiz isimsiz varlıklar. benim gözlerim artık görmüyor mu yoksa? söylesene kör bir insanın rüyası neye benzer, lanet olsun bana mantıklı bir şey söyle!
nereden geçsem benim değil, kalamam artık diyorsun, ölümlere gittim geldim, sığamam diyorsun ben gözlerinde görebildiğim şeyler için sana yardım etmeye çalışıyorum, sen sığamam diyorsun tekrar, sonra bir bilinçsizliğe yol alıyoruz, ben görmezden gelmelere sen geçiştirmelere tapıyorsun, tanrı; sen ona taparsın o senin ağzını yamultur.

"uzun
uzun uzamış kollarım
kola benzemiyor;
duvarda tutunmaktan düsen diyor;
aglama balim, degmez hiçbir sey senin gözünden akan yasa."




sussunlar ve uyuayım ben.

5.12.10

kaybolması için varolması lazım bir insanın


dedi az önce selçuk yöntem, televizyonu kapattım, asabımı bozmaya hazır değilim. migren tuttuğu zaman zaten günlerce hassas bir yumurta gibi geziniyorum. her göz kırpışımda kırılıyor ve dağılıyorum.

hemen san jose'ye girişiyorum. hem de son ses, annem kahkaha atıyor ona 6. kulvardan gelen honda esprisi yapmıştım çünkü. elimi domates sosuyla yakıyorum, ne oldu diye sorması için 5 dakika bekliyoruz. sonra ben diyorum ki keşke yarın sabah sorsaydın. sonra gülüyoruz, sonra tekrar gülüyoruz. benim gözlerim de annem gibi kırışacak sürekli aynı şeylere gülüyoruz çünkü. bana çok gençsin çok yaşlı hissediyorsun diye bakıyor. ben de sen de çok mu acı çekiyorsun diye bakıyorum. sonra sorularımız havada çarpışıyor ve salonda üçlü olan avizenin üçüncüsü kendiliğinden yanıyor. sorun ne zaten bilmiyoruz, gülünce, öksürünce falan kendiliğinden yanıyor. ortalık durulunca tekrar sönüyor. zaten biz ışık sevmeyiz. karanlık her zaman daha iyidir çünkü.

içimdeki müzikleri bir şırıngaya dolduruyorum ve elimi uzattığım yer yastığımın altı oluyor. san josenin sonunda içimde alkışlar kopuyor. beni ve şarkıyı alkışlıyoruz sonra slovenya doğuyor birden gözümün önünde sonra rüya gördüğüm yastığı değiştiriyorum. o çok doldu artık. bir başka yastıkta biriktirmeye başlıyorum. bazen çok korkuyorum, bazen çok seviyorum rüyaları. yastıkları saklıyorum çünkü rüya göremeyenlere vereceğim. morrissey'den öğrendim. insanlar yastıklarını değiştirmeliymiş bazen. anlatamadıklarını anlatırlarmış birbirlerine. kaybolmadığımı da anladım ben, kaybolmak için varolmanın kavramına ulaştım.

şimdi sırada reklamlar var. ilaç reklamları, içi ilaçla dolmuş oyuncak bebeklerin reklamları. bütün lekeleri silen ama anıları silemeyen deterjanların reklamları, hiçbir yere varamadığın, koşu bandı gibi olan yolların reklamları, daha sonra radiohead dinleyen insanların belgeselleri başlayacak, sonra savaş reklamlarını son ses izleyeceğiz, siz de öldürün diyecekler, öğreneceğiz. fiyatlarının paha biçilemez olduğu sevgilerin market reyonlarında fırsat ürünü olduğunu öğreneceğiz, sonra arkadaşlıkların sonsuzluğunun reklamları yapılacak hastane bahçelerinde, odalarında.
acil servis kılavuzu dağıtılacak. ağlamak üzerine çıkıp konuşmalar yapılacak, televizyonlarımızı çok seveceğiz.

sonrası müzik kuşağı. sesini ne kadar açarsak açalım o kadar sessizleşecek sokaklar. elektirk direklerinin insan asmak için yapıldığını o yüzden bu kadar çok olduklarını anlayıp uykuya döneceğiz. sonsuza dek asılmayı bekleyeceğiz. nefes alamayacak hale geldiğimiz de dünyanın yaşanılabilir kılan adasını bulamayacağız haritada olmadığı için.

biz yine güleriz. kalabalıklara alışmaya başlıyorum sanırım ben yine.
15 günün kaldı, tekrar söylüyorum; ayakkabılarını sıkı bağla. sokaklara dökülen suların pırlantaya dönüştüğü çiçek bahçelerine gidiyorsun, sürekli sırıtman lazım, sokaklarda somurtanalara kızdıklarını duymuştum oralarda. there there'e takılmamak lazım, bazen hissettiklerin gayet gerçek olabiliyor.

1080 saat sonra her şey eskiye dönecek. ona göre.

22.11.10

sylvia plath


* eskiden bu bayram tatillerinde birden karar alır bir yerlere giderdik, yolda kavga gürültü olurdu çok az, sonra ben yatan olurdum hep, ayaklarımı ablamın kucağına uzatırdım, kilolarca abur cubur yenirdi yolda, çünkü yolda ağız hep çalışmalıydı. bir de tatilin bittiğini kimse idrak edemezdi, zaten devamsızlık problemi olan bir çocuk olaraktan sürekli tatillere haftalar eklerdik, bırak okula döndüğümde kendimi derse vermeyi, hala o tatillerin etkisinden çıkabilmiş değilim. hehe, burası komikti.
ayakkabılar benim
2008





* ryan adams'a büyük haksızlık etmişim, "he yaa, wonderwall coverı var o herifin, iyi de söylemiş" derdim sorsanız, ama bugün öğrendim ki adam kalkıp sylvia plath için bile şarkı yapmış, bir de come pick me up diye bir şarkısı var ki çok iyi şarkı. bir de hazır konuya gelmişken, başlığı da kendisinin adı yapmışken şu konuya parmak basayım istiyorum, sylvia plath sorunlu bir çocukluk geçirmiş, bir dönem akıl hastanesinde bile kalmış, defalarca intihar girişiminde bulunan amerikalı bir yazar, kendisi defalarca intihar etmeye çalıştığı için gerçekten ölmek isteyip istemediği tartışılıyor hala, fakat bir insan çocuklarını yatırıp, odalarına süt ve kurabiye koyduktan sonra, gaz girmemesi için çaba harcayıp, kafasını fırına sokuyorsa ölmek istemiştir.


* peki kim bu nilgün marmara ?
58 doğumlu türk kadın şair, herkesin tanıyıp, görüp anlaması gereken bir kadın ama bu beklenti çok saçma, zira ergenlerin idolleri genelde cesaretini bacak arasına sıkıştırmış olan marla singer ve benzeri karakterler oluyor. kendisi boğaziçi üniversitesi ingiliz dili ve edebiyatı öğrencisiyken, sylvia plath üzerinde çalışmalar yapıyor ve zaten katlanılır bulmadığı hayatını sona erdirmek için doğru bir karakter seçtiğini söyleyebiliriz, nilgün marmara çeşitli şiir ve yazılarıyla insanları etkiledikçe, kendisi daha da dibe batarak şunu bile söyleyebilmiştir; "hepiniz mezarısınız kendinizin" sylvia hayatını anlatırken, nilgün marmara kendi hayatı hakkında düşüdüklerini yazmıştır, 29 yaşında tek bir ses bile çıkarmadan kendisini evinin balkonundan boşluğa bırakmıştır, arkasında kırık dökük cümleleriyle, ölümünden sonra cemal süreya; "bu dünyayı başka bir dünyanın bekleme odası olarak görüyordu" demiştir. yazının sonunda bu iki kadının da bir kaç sözünü paylaşacağım!




* emma thompson çok sevdiğim ingilizlerden biriydi, özellikle stranger than fiction ya da angels in america gibi yapımlarla kendisine hayran bırakmıştı, fakat gel gör ki kariyerinin en berbat rolü harry potter serisindeki sybil trelawney. olmamalıydı, o kadın emma thompson olmamalıydı. bu da böyle bir düşüncem.


*çok hızlı bir şekilde iki paket sigarayı bitirince insanın ağzının tadı değişiyormuş, şu an ketçaplı patlamış mısır yemiş gibi bir tat var ağzımda, belki de öksürüktendir bilmiyorum ama şu an bu tat var.




* 2010 yılı dahilinde gidilemeyen konserlerime midlake de eklenmek üzere, ama midlake çok önemliydi diyorum kendi kendime sürekli, hayatımın en eğitici döneminde benimle beraberdi, ama zaten bu tip dönemlerde edinilen müzikler hep o dönem çevrede olan insanlarla dinlenecekmiş gibi bir his uyandırır insanın içinde, bir gün kalkıp gelirler ülkeye ama etrafınızda o insanlardan hiçbiri neredeyse yoktur. bunu çok sevdiğiniz bir grup bulduğunuzda düşünün, aynı tahlili siz de yapacaksınız. insanlar varlardır ve yoklardır. hatta şu linki de koyayım hemen buraya; http://velevkiyasiyoruz.blogspot.com/2010/03/chasing-after-deer.html

* facebook'tan kurtulma isteğim giderek daha da hız kazandı. bilemiyorum iradem bu konuda ne diyor.

*bir uçağa binme fikridir gidiyor yine evde, reddediyorum! hele annemle hayatta uçağa binemem!

* istanbuldan çıkmak istemiyorum şu an, yani 15 gün uzaklaşma fikri bana hiç de yaratıcı gelmiyor, gerçi bana kalsa evden bile çıkmak istemiyorum hatta yataktan bile ama gel gör ki hayat idame ettirmeye çalışıyoruz. güneş görmediğimden sanırım tam 2 aydır gribim devam ediyor, öksürük, horlama gibi etmenler su yüzünde. son 10 gündür korkunç bir boğaz ağrısıyla uyanıyorum ama zaten sabahları mutlaka bir yerim ağrır.



*soul kitchen'ı izledim en sonunda, belim ağrıdı be! ne acıydı o öyle, fatih akını sevmeye devam edeceğiz! birol ünel'i de seviyoruz ama bir filminde de içmesin şu adam, nolur!


filmin en feci sahnesi.

*şimdi bu je vais bien, ne t'en fais pas filmini bir kez daha izleme vaktim geldi sanırım, aaron'un şarkısını, klibini ve daha sonra da filmi buldum. lili, zavallı lili. aslında kardeş sevgisinin anlatıldığı bir film olarak görülse de direk evlat sevgisini anlatıyor. izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. soundtrack'i zaten inanılmaz, u turn lili, mister k. iki şarkı evet. iki şarkıda birbirinden adi. soul kitchen'daki bel ağrısı gibi. günlerden bir gün, ben bu şarkıyı birden şule'ye yolladım, neden yolladığımı hatırlamıyorum, beğeneceğini anlamışım, hadi ryan adams'a bağlayalım, evet ryan adams yüzünden. yolladıktan sonra da zaten süper kültürel birikimli insanla iletişim yoğunlaştı, işten ayrılma dönemi, bol vakit ve saatlerce ya da günlerce müzik, film, dizi konuşabileceğim bir insan. daha sonralarında da yoğun iletişimi biralar, kahveler ve erkan oğurlar takip etti, oysa kendisini ilk gördüğüm yer canlı popüler müzik yapılan bir yerdi, aslında iyi bir iş başarmışız gibi duruyor bu kadar dışarıdan yorumlayınca. elimden bir kadeh daha rakı içerse her şey çok daha süper olacak. ama rakıyı bıraktım. bir çare buluruz bu duruma.

* şu ceylan özçelik beni yanında işe alsın istiyorum, tanıyan varsa söyleyiversin.


gelelim yazıyı yazma sebebime,



sylvia plath

"your body/hurts me as the world hurts god."
"I talk to God but the sky is empty. "
"Is there no way out of the mind?"
"What did my arms do before they held you?"













nilgün marmara

"burada daha ne kadar öleceğim.. gökyüzüyle yeryüzü arasında bulutu haraca kestiğiniz bu yerde, sizi sevmekte ölüyorum bayım.."
"maskelerinizi kuşanıp yalanlarınızı çoğaltın hepiniz mezarısınız kendinizin...''
"ben hakimim masum bey "
"ey, iki adımlık yerküre senin bütün arka bahçelerini gördüm ben!"

10.6.10

last flowers


"ay ben gülerim.."

dün ben birilerine gittim, birileri bana "sen radiohead seviyormuşsun" dediğinde anlamalıydım zaten, sonra gittiğim yere aslında çok isteyerek gitmedim, gitmek zorundaydım bir de kendimi iyi hissedeceğimi biliyordum ve orada sadece radiohead çaldı, aynı hastanelere gidişim gibi, hastaneye gitmek istememek ama oradakilerin yanında kendini iyi hissetmek, onlar orada olduğu için orada olmak sonuç mezuniyet yerine cenaze.. balo yerine, mevlid. bire bir gerçek..

gün içinde radiohead kelimesi geçiyorsa benim ondan sonraki 10 günüm radiohead ile olacak demektir. zor. dün gece hayatıma bir değişiklik olsun, cebime azcık para girsin diye gittiğim transfer bir fiyaskoydu, eve gelişim gece 2, sabah kalk 6, sokağa çık işe gel.. kulağımda last flowers, minübüste kadının birinin çantası kafama çarpıyor ve eminim benimle konuştuğuna, "bana mı dediniz ?" diyorum, kadın; " ben bir şey demedim diyor." o sırada thom'un sesini açıyorum, /too much, too bright, too powerful/ uykusuzluk çok parlak, çok güçlü ve çok fazla.. o sırada yanımda oturan kız, "istinye'yi geçtik mi?" diye soruyor, ben istinyeden emin olamıyorum ve "nereyi?" diye soruyorum, kız diyor ki; " ben bir şey demedim ki"..

içimde balinalar karaya vuruyor, beynim her an kulaklarımdan ve burnumdan fışkırıcakmış gibi, akşamın kuvvetine yetişemem herhalde, "yirmi yedi" dedi arkamdan yürüyen adam, dönüp sormadım, sadece baktım, kimse yoktu. evlerin hareket ettiğini, evlerin konuştuğunu duydum, yavaşça kımıldanmalarını hissettim... ayak başparmağım ağrıyor...

yazın gelmesiyle hayatımın alt üst olması bir oluyor.. her sene böyle oluyor, 2003'ten beri, her sene, istisnasız, ya biri öldü, ya biri terk etti, ya ben gittim, ya biz geldik, ya biz gittik, ben yerkürenin tüm arka bahçelerini görmesem de, hepsinde yürüdüm. vurulan çocukların, saçlarınını kendi kanlarında yüzmesini gördüm.. mücadelenin ne kadar anlamsız olduğunu biliyorum artık. ama bir şeyi kabullendiğim yok..


sen de, dün sabah 4 sularında, bacağıma giren krampsın, bu ara çok sık aklımda olduğundan, her gece en az 15 dk kramp yüzünden kıvranıyorum, az kalsın bağırıyordum dün sabah, kımıldayamadım, mumyalanmış gibiydim, üşümesin diye kat kat giydirilen zavallı çocuklar gibi.. sen işte, salak.

toplantılara girdiğimde, dikkat ettiğim tek şey, insanların elleri, özellikle konuşmacının elleri.. kelimelerin ölü olduğunu anladığımdan beri sizi pek dinlemiyorum, hissettiğinin %2'sini bile kelimelerle anlatamazsın.. sus, rica ederim sus. daha fazla gerilemeyeceğim..


Cause I can't face the evening straight
You can offer me escape
Houses move and houses speak
If you take me then you'll get relief
Relief, relief, relief, relief, relief

It's too much
Too bright
Too powerful



unutmadan, devontê hynes bana kendimi çok iyi hissettiriyor....

25.5.10

the end of the music...

(müziğin kafayı yedirme hızı saatte 120 kilometre. bende kafa kalmadı.)


2003 yılında, sabaha karşı 5'te izlediğim elephant aklıma geldi bugün birden, saatin geç olmasından mıdır nedir, sinirlerim pek bir gevşekti filmi izlerken, gözlerim sürekli doluydu ve o yüzden de filmi pek net görebildiğim söylenemez. sıradan bir okul gününü izliyoruz, hatta o kadar sıradan ki, gerçek. fazla gerçek. gerçek olduğu için de daha çok sinir bozucu. oysaki alex piyanoda "für elise" çalarken fazla kibar ve normal bir çocuktu...

demek ki müziğin iyileştirme özelliği kadar, kafayı yedirtme özelliğini inkar etmek yersiz olacak..zaten bana bakınca da bu görülebilir. o zaman "şiddete meyyalim vallahi dertten" diyerek insanlığa dönüyorum...

bu son bir kaç cümlemden sonra, insanlarla kesinlikle ilgilenmeyi bırakıyorum, kimsenin ne yaptığı umrumda değil.. her zaman anlayışlı olarak yaklaşmaya çalıştım herkese, yerli asabiyete her zaman hayranımdır zaten ama yersiz yersiz azarlanmaktan artık bana fenalık geldi, ben arkadaş olmaya çalışırken stres topuna çevrildim, sabahın 9'unda bir akşam önce sevgilinle kavga ettin diye sinirini benden çıkaramazsın, çünkü ben bu yersiz salak saçma sorunlarınızın varlığının sadece boş kafalarınızı doldurmak için olduğunu biliyorum, hiçbir şey düşünemeyecek hale geldiğinizde küçücük bir nokta yüzünden bile saçma hareketlenmelere geçiyorsunuz çünkü hayatınızda başka harekete geçirecek bir şey yok.. kendinizi tanımadan doğup kendinizi tanımadan ölüyorsunuz... kendinizi merak bile etmiyorsunuz sadece beğendiğiniz bir şey gibi olmaya çalışıyorsunuz ama kendinize seçtikleriniz sadece vitrin mankenleri... kafanızın boşluğunda o kadar hızlı döndüm ki, midem bulandı.

artk hiçbirinizle ilgilenmiyorum...

21.5.10

wereyda


ben bir ara bu şekilde öleceğimize inanmıştım, ayı gibi içmek terimini daha yeni kafama soktuğum vakitlerdi. o kadar her şeyi boşvermiş bir durumdaydım ki, (evet, o benim her şeyi boş vermiş halimdi) fotoğraftan görüldüğü üzere hep benden öndeydin, ben bir taneyi bitirirken sen 2incinin sonuna geliyordun. insan değilsin.. şimdi ben biraz o günleri özledim, o kadar ucuza içmeyi, istediğim şarkıların oturduğum mekanda çalmasını falan. (diğer konuyla alakalı bir özlem yok, yanlış anlaşılmasın)

wereyda demek benim için, bütün gördüğüm insanların ötesinde olabilmek demek. her şeyden farklı olabilmek demek, fazla zeka ile gelen cesaret ve güven demek. baktım da kasım ayından beri ben bu herifin şarkılarını dinliyorum, bu herifin dediklerini okuyorum, kendimde değilim zaten artık pek... bugün "bright future" dinlerken kendisine söz verdiğim yazı geldi aklıma, artık yaz dedim, yaz da bir sözünü de tutmuş ol..

adını duyduğumdan, tanıştığım güne kadar nefret ettim kendisinden, saçma sapan bir sebep için, hep geri çektim kendimi, senin ulaşmış olduğun o yerden korktum, şimdi sadece " wereyda haklıydı" diyorum...

parlak bir gelecek istemiyor oluşundan dolayı bu adam çok haklı, parlak geleceği ne etsin ki? bir apartman dairesinde yaşa, sabah 9 akşam 7 işe git, gel. servislere bin, öğlen yemek yemeye çık, akşam eve gel, televizyon izle, gittikçe yükseldiğini sanarken sömürsünler seni.. bu hayat wereyda'nın hayatı değil, bu kimsenin isteyeceği bir gelecek değil zaten..bu itildiğimiz gelecek.. parlak gelecek, düşünülmeyen gelecektir, "ben ne olacağım" korkusunu barındırmayan gelecektir.

ben ki fazla hızlı ilerlediğimi düşünerek arada sırada korku nöbetlerine tutuluyorum, "oha lan, ben 2-3 sene sonra ne olurum acaba" diyerek üzülüyorum falan onun buna ihtiyacı yok zira o nasıl yaşayacağını, ne edeceğini çözmüş.. ben ise yaşamam gerekeni yaşamaktayım..

"dreams are only real as long as they last"

"istanbul'a neden döner ki bir insan?"
keşke senin kadar özgür olabilsem. upper air adlı albümünün kapağında kaybettim kendimi ben.. sıkışıp kaldığım noktadan ufak teselliler ararken kendime, arkama her baktığımda kalan insanlara dair içimde ne bir sevgi, ne bir özlem bulamayışım, geçtiğim yollara sadece öfkelenişim var. pişmanlık asla yok ve eminim bu böyle gidecek. zira ben dinlemek, okumak, sevmek ve garip bir kaç acıyı çekmekten başka bir şey yapamayacağım.

sen kafasında kuşlar patlayan ikinci adam olarak aklımda kalacaksın, asla sahip olamadığım cesaretle dolanacaksın, ben üzerimdeki kıyafetlere bakıp her seferinde "ben" olmadığımı öne süreceğim. etrafımdaki kimse beni benimseyemeyecek, kimse bana tamamen yaklaşamayacak, yaklaşmasınlar da zaten. bu yüzden farklıyım.. göremediklerini görebildiğim, hissedemediklerini hissettiğim için.

kimse bizim gibi olamayacak, ama ayrıca kimse senin gibi de olamayacak..

yarın geç olacak diye başlayan bir şiir var, artık okumuyorsun sen o şairi. ama çekmeceye sıkışıp kalan melek değil bildiğin, umut, insan diyor ki, şimdi bir çekmece açılacak önüme ve içinde kurtuluşum olacak.. (aklıma shawshank redemption geldi"kurtuluş incilin içinde") çünkü insanlar her zaman birinin gelip kendilerini kurtaracağına inanırlar.. çekmece meleği de onun gibi bir şey işte..

sana anlattığım garip hikayeden sonra yaptığın yorumu unutmayacağım, "sen bu hale gelmeye mecburdun.."

bunu düşünerek sıyrıldım o işin içinden, aklıma bile gelmiyor artık, artık yeni tanıştığım insanlar o olayı bilmiyorlar. olan olmuş, olan bana da olmuş ve bu bana olmak zorundaymış..

oracles always lie, sky is full of memories diyor. ilk başlarda bana da öyle geldi ama oracles always lie! yok öyle şey, bildiğin gökyüzü işte... kafamın içindekilerden kurtulmadığın sürece her şeyde gözünün önüne gelecekler.

rüya gördüğümüz zaman aylarca etkisinden kurtulamıyoruz, altında sürekli bir şeyler arıyoruz, insanların artık bilinçaltlarını o kadar iyi keşfetmişiz ki artık suratlarına bakmamıza gerek kalmıyor, ses tonundan, tarzından nasıl bir karakter olduğunu anlıyoruz. ama insan her zaman rezildir, her zaman iğrençtir. insan her şeyi hakeder. sen dağıtmaya devam et insanlığı...

"Toza dumana gidelim yine, şenliğin kalbine. Çünkü ölüm döşeğinde bir ihtiyar tanımıştım. İnsanlara gerçekten bakmak istiyorsan oğlum, onların sana bakamayacağı bir yere git demişti. Kıyametin ortasına git. O kadar yaşlıydı ki, öldükten bir hafta sonra sanki on sene önce ölmüş gibi düşünmeye başlamıştı herkes. Ölenlerin ölü taklidi yaptığını düşünüyordum ben o zaman. Yaşayanların yaşıyor taklidi yaptığını hissediyorum şimdi. Toplum değil toplu mezar. On bir yıldır sabah yatıp öğlen kalkıyorum. Hava kararana kadar geçmiyor dalgınlığım. Belki de uykuda kaybettiğim bir şeyleri arıyorum. Kimi görsem rüyalardan bahsediyorum. Oysaki hatıralardan konuşmak lazım. Rüyalardan daha karanlık hatıralar var. Daha çok fikir verir biri hakkında. Şekeri bitmiş sakızı, toz şekere batırıp çiğnemeye devam etmen gibi senin. Ben de tüpte satılan çokokremi diş macunu tüpüyle değiştirmiştim bir sabah. Gülmüşlerdi sadece. Oysa bir çocuk numara çekiyorsa gerçekten yemek lazım, yemiş gibi yapmak değil. Yirmi sene sonra Beşiktaş’ta bıraktığımız o ev. Bırakabildiğimiz tek ev. Beş kat seksen iki basamak. Balkon demirlerinden uzak duruyorduk geceleri. Hep daha yukarı bakmak zorunda olan iki vertigozede. Kar taneleri birbirine benzemez. Sözcükler de benzemez. Ama bir cümle bir başka cümleyi hatırlatır her zaman. Koşan atlar düşen atları. Yağmur yağar, durur, tekrar başlar. Yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir oğlum. Spermden mezara kadar. Karanlıkta herkesle çarpışabilir insan. Yalan mı söylüyorum yine, olsun. Sen biliyorsun nasılsa. Bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı."
emrah serbes
toza dumana


teşekkür ederim wereyda. unutmadan jeff buckley'i gördüm rüyamda, selam söyledi.
biz de erken gidecekmişiz.. ,)
görüşmek üzere.
black heart procession'a gelirsin herhalde...

2.4.10

e bow the letter

dinlerken yola, asfalta bakılması gereken şarkıdır e bow the letter, bunu başlarda kimseye söyleyemesem de, bir gün arzu'yla taksim-bostancı arasını gelirken söyledim, arzu bunu denedi ve hiç de benim deli olduğumu falan düşünmedi, zaten arzu, bana hakikaten normalmişim gibi davranan tek insan.

ama arzu bunun için değil, arzu olduğu için değerli ve bugün onun doğum günü,

seni patti smith'in sözünü verdiği yerlere götüremem, thom yorke'un "away" diye bağırırken kollarıyla attığı bütün yükünü ben senden o şekilde, bir çırpıda alamam..

ama ben seni çok severim, hep.
iyi ki doğmuşsun.
iyi ki varsın...


I'll take you over there..
away.

1.4.10

şamar

şamaroğlanlığı yaparak para kazanıyorum,
pek zevkli olduğunu söyleyemem,
parası iyi.

29.3.10

give me the words,

hmm,

gelenlere bakarsak, elifle birlikte, blonde redhaed, nouvelle vauge, e bow the letter, radiohead.

ve daha bir ton öldürücü eser.

türk sana müziğini unutmamak lazım.

gözleri bir aşk bilemecesi sorar gibi olan ibneleri bu kategoriye sokamamakla görevlendirilmişken,

iyi ki geldin ulan adi! diyerek lafımı sonlandırıyor ve şu fotoğraf ile huzurunuzdan ayrılıyorum;

28.3.10

kim geliyor, kim geliyor..

Söyleyemem derdimi kimseye, dermân olmasın diye
inleyen şu kalbimin sesini ağyâr duymasın diye
Sakladım gözyaşımı vefâsız o yâr görmesin diye
inleyen şu kalbimin sesini ağyâr duymasın diye..

türk sanat müziğine olan tutkumdan bahsetmeyeceğim yahu! tamamen başka bir yazı olacak bu şimdi.. bu yukarıdaki bir espriydi.

zamanında bilemediğimiz değer vermelerin artık su üzerine çıkıyor oluşu ve tahammülsüzlüğümüzün suratımızdaki gülümsemeye yansıdığı şu dönemde, msn'de adı aniden aşağıda beliren bu insanla, tek bir cümlede tekrar bir araya gelişimiz üzerinden yaklaşık iki ay geçmiş bulunmakta...

zamanında yaşadığım bütün kimliksel ve hiçbir zaman tanımlayamadığım isteksizliklerimin yanında her zaman kapımı çalmış bir insan olaraktan şu an şu dakika da ecemden özür diliyorum.

28 mart doğum günü olan, yæni bugün doğan zamanın makbilesi, dilberi, zamanında beni en çok güldüren bu insanla tanışmamız, görüşmelerimiz her zaman ama her zaman bir sıkışma, bir entrika, bir gariplikle ilerlemiş olsa da, şu an, şu günde bu durumda olduğum için, bu cümleyin bitirirken gülümsüyorum..

kendisine yine zamanında yakıştırdığım "supergirl" sıfatını hala güvenle ve kararlılıkla koruyor olmasından bu yana iki sene geçti, güçlü oluşuma güç katan görüşleri ve umursamaz tavrıyla, tam anlamıyla bir happy-go-lucky olarak mantığımın sınırlarını zorlayan ve bu şekilde edindiği dayanma gücüne beni imrendiren canım arkadaşım.

"the sky is full of memories" dediğim zaman beni eminim ki en iyi anlayan supergirl olaraktan bizim şu anda çok ama çok iyi bir yere gelebildiğimizi ve artık eskinin çok geride kaldığını anlayarak, amacımızın bundan sonra hep o günleri anarak gülmek aynı zamanda eksik olsa da üzerine yenilerini eklemektir. hep hayatımda olman dileğiyle be!

köhne bir müzikholde, yaşlandığım vakit, nikotinden sararmış parmaklarıma aldırmadan, gelip beni oradan kaldıracak, hatta kaldırmadan yanıma oturup beni orada güldürebilecek kapasiteni ve kabiliyetini seviyorum.

iyi ki doğmuşsun.

en sevdiğim fotoğrafın da bu.

mavi kuş'u gülümsetmek.


selin can't
I can't
but maybe we can anasını satayım!

ikimizinde kırpılmasından bu yana baya bir uzun zaman geçti sanıyorum ki, anlık krizlerimiz, aynada medyum memiş görmelerimiz, kendimize gelmelerimiz hepsini unuttuk gitti.

yahu daha neleri unutmadık ki biz, ben yolun en kenarından yürümeye başlayalı baya uzun zaman geçti..

biz ne gong'lar, ne yonderhead'ler atlattık be...

düşünsene mesleğimizin, yamuk kaldırım taşlarını saptamak olduğunu, ya da editörlük gibi değil de, tamamen şantaj üzerine kurulmuş bir yazarlar cemiyetinde, basılmış ve best seller olmuş kitapların hatalarını bulmak, ya da mantıcı da mantı yapmak, yok yok kulaklık denemek olmalıymış aslında, yada oyun çözümlemek, veya pelin batu'nun en yakın arkadaşı olup onu aşağılamak ve sonra da dost acı söyler demek...
aslında mesleğimiz avcı olmalıydı anasını satayım, iyi müzik yapanları avlayıp, o korkunç üzücü derecede yaptıkları şarkıları hiç dinlemeden engellemek..

veya gıcık olan kadın kısmını çamura batırıp saçlarına yumurta kırmak, tarihi eser kaçakçısı da olabilirdik aslında, ya biz var ya, çok iyi tokat atardık.. robot mu yapardık ? o da olurdu. mesela masaj yapmaya programlanmış robotlar üretebilirdik.

alkolle ilgili mesleklere girmeyeceğim.. rakı, şarap.... ve bazılarıyla zaten içli dışlıyız çok şükür.amin allahım tövbe.

saçmalamak kabiliyetim artık yazıya dökülmüyor.
bu yazıdan bunu çıkarıyoruz,
her koşulda
selin can.
severim seni çocuk, senin kuzenini de severim
yæni
o yee men!