24.9.10

anlatıyorum dinle...

önsöz...
brçnblntp için..

sonunda kurtuldun, arkanda bir garip çim yeşili, çimin ıslaklığından serinlemiş ayakkabılar ve ayaklar, omuzların üşümesi, yerlere yatmak, saçların rüzgardan saçma sapan haller alması.. yani kısaca biraz fotoğraf karesi, biraz nota biraz da kahkahaların.
beni de bıraktın.. peki sen hiç gelmiş miydin ?

son halimi görmediğin içindir belki, yanımda olabilme yeteneğini sana aşılamak istiyorum. şimdi bilmiyorsun benim gülerken birden ağlamaya başlayabildiğimi. eminim karşında gözlerini patlatarak bana bakar sonra da küfür ederdin..

özledim, özlemeye devam edeceğim, hayır ağlamıyorum.
dere tepe koşup duran bir insan vardı hayatımda, o gitti sadece.


sonsöz;
istemeseydin böyle olmazdı.

17.9.10

Serais ce possible alors ???

şimdi, benim durmadan,
arka arkaya quelqu'un M'A Dit dinliyor oluşumun sebebi budur.

serais ce possible alors?? // bu mümkün olabilir mi?

zira inanamıyorum, 1 ekim cuma günü sabahın köründe kalkıp,
maslağa gelmek zorunda olmadığıma inanamı
yorum, uyuyabileceğime, zorluk çekmeyeceğime, gereksiz stres yaşamayacağıma, her öğlen yemeğine 10 lira vermeyeceğime, kimsenin koltuk altının ağzıma girmeyeceğine, üzerime şişman tiplerin düşmeyeceğine...

rüya gibi geliyor allah seni inandırsın, seais ce possible alors. hehe he,
bai bai, maslak!

-------------------------------------------------------------------------------------------------
"sights and sounds pull me back down another year
I was here, I was here"
diyor kızıl saçlı;


" I'm the hero of the story don't need to be saved"
diyor Regina,
gitarına dikkat çekerim..


my dreams will match up with my pay
diyor Feist..




ve bu kadınlar benim hayatımı kurtarıyor bir yerlerde...

16.9.10

extreme ways


ilk defa bourne supermacy'nin sonunda çaldığında duymuştum bu şarkıyı, hani hakkaten yakışmıştı oraya, ama daha sonra aslında her şeye yakışacağını farkettim, yahu şarkının ruhu çok ayrı bir yerden sesleniyor. "then it fell apart" moby'yi her zaman seveceğim sanırım.. (like it always does) ay bir de porcelain vardır, of, moby günü bugün belli oldu...

in my dreams i'm dying all the time
as i wake its kaleidoscopic mind
i never meant to hurt you
i never meant to lie
so this is goodbye
this is goodbye

tell the truth you never wanted me
tell me

in my dreams i'm jealous all the time
as i wake i'm going out of my mind
going out of my mind

,)



15.9.10

gitmek, gitmektir işte, hepsi bu.


Ben gidiyorum anne. Özür dilerim. Özür dileyecek bir şey de yok oysa. Ama sen annesin. Anneler her zaman haklıdır. Hem Tanrı da, devlet de annelerden yanadır. Yeri değil ama annelerine hep başka hikayelerde rastlayan çocuklar kimden yanadır anne?

Yine de haklısın. Kendimi kaybettim ben. (Yoksa neden istifa etmeyi düşüneyim) Merak etme, hemen şimdi kendimi bulmaya gidiyorum. Babama söyle bana fazla kızmasın, ben de bir sabah namazı vakti, babam beni bulup kapıma korkunç bir gardiyan gibi kinle vurmadan evvel uyanıp kendimi aramaya gideyim. Ardımdan su dökme ama komik oluyor. Anlamsız. su gibi yaşamıyoruz biz. Bir şeyler düğümleniyor hayatımızda kaya gibi. Her tarafımızı sivri taşlar gibi eziyor; kesiyor ruhumuzu.

Eğer çok istersen ben gittikten sonra bir ara çeşmeyi açar; uzun uzun akıtırsın. Babam da sorar: “neden bu sular boşa akıyor?” diye. Sahi anne, neden bu sular boşa akıyor? Akmasın, kapat. Kapıyı hemen ardımdan kapattığın gibi.

Uzun bir yol olsun bu, ince ya da kalın fark etmez. Türkülere konu olmasın. Bu kalabalıklar olmasın mesela. Tenha da olmasın, korkarım sonra. Tam bizim evin sokağı gibi olsun anne. Dağ tepe bayır olmasın, yorulurum; kalabalık olmasın, kırılırım; tek düze olmasın, durulurum; yer altına girmesin, daralırım. Hem insan yer altına girmeden de bir masal yaşayabilmeli. Devler, periler olmadan da hayat bulabilmeli bir masalda.

İnsanların yalnızca başlangıcını gördükleri ve nereye gittiğini hiç merak etmedikleri o sonu gelmeyen yollar gibi olsun. Yürüyeyim. Aradan epeyce bir zaman geçtikten sonra bir tenhada kendimi bulayım. Size haber edeyim. Şaşırtıcı bir soğukluk göreyim neşenizde, anlamayayım, evhamlarıma vereyim. Sonra adet yerini bulsun diye kırk gün kırk gece düğün dernek yapalım. Babam cebinden beş kuruş harcamamak için bir sponsor bulsun (sponsor kelimesini sevmedim, bu mektuba yakışmıyor, başka bir kelime bulsun babam, türk dil kurumuna hiç uğramasın yolu ‘destekleyici’ demişler adamlar alay eder gibi. Babam yılların Türkçe öğretmeni daha güzel bir şey bulsun bu kelimeyi karşılayacak) sonra gür sesli tellallar tutup ‘Oğlum kendini buldu, kendine geldi’ diye ilanlar versin. Akrabalar sevinsin, akrepler ezilsin, kendiliğinden bir müzik çalsın, eğlenceler, yemekler tertip edilsin. Herkes kendi önünden yesin, asırlarca birbirlerini görmeyen insanlar hasret gidersin. Küsler barışsın. Kimsenin aklına kendisiyle barışmak gelmesin.

Herkesle barışık kendiyle küs insanlar gecesi olsun. Gecenin sonuna doğru yorgun düşülsün. Uyuklayanları uyanık tutmak için nöbetçi zabıtalar üzerlerindeki resmi üniformalara aldırmadan türlü türlü soytarılıklar yapsın. Her şey kardeşlik için, barış için olsun. Adet yerini bulsun. Ben de tüm bu neşeli kalabalıklara teşekkür edip bir ‘hoş geldiniz’ demek için, kendini bulmanın memnuniyeti ve mahcubiyetiyle yemeğin sonuna doğru, kendi düğünlerinde ve cenazelerinde konuşamayan tüm mahcuplar adına kendi kendime bir konuşma yapayım olur mu anne?

Olmaz. Olmuyor işte! O yüzden ne olur kimseye benden selam söyleme. Bir kere olsun şu uzlaşmacı tavrını bırak. “Hepinize kızdı, çekti, gitti” de. N’olur!


selman bayer

24 Mayıs

silencio

tak tak tak tak tak tak. biri yürüyor,

bir sonraki durağımız "fikirtepe" robotlarla konuşuyorum,

"I want you to know, he's not coming back" thom yorke mırıldanıyor.

"grammer hataları, telafuz hataları, sürekli bir ingilizce muhabbet"

"iyi akşamlar, türkiye ve dünyadan en güncel haberlerle yine karşınızdayız"

"tak tak tak tak tak tak tak"

nazlııııı, gelsene,

bi erenköy alır mısınız. çatır çutur.

fıssssssssssssssssssssssst düdüklü tencere, tabak sesleri,

güm güm güm güm güm inşaatın ilk temelleri tam 8 yıldır atılmaktadır. çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz.

daaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaat yürüsene lan eşşoğlueşşek!!!
sokağımızda kediler vardır, kedilere su verelim,
hayatımızda sesler vardır, seslerle barışalım,

bir sonraki durağımız gayrettepe,

"gayrettepe"
tırınk tırınk turnikeler, merdivenler, yürüyen merdivenlerdeki insanlar hep mi hüzünlü olmak zorunda ?

daaaaaaat! yine kornalar, kornalar,

"hastane var ayı!" "konuşma lan şerefsiz"

yol kenarlarındaki ayakkabılar. yol kenarlarındaki hayvan cesetleri. üç gündür uzunçayır durağında yatıyor yavru bir kedi.

güm güm güm güm güm! ding dong! tak tak tak tak!

sizi trekten arıyorlar, sizi g&t den arıyorlar, sizi arıyorlar, dırırırırıdıırırırırdırırırı...

"as I sat sadly by her side" nick cave in sigaralı sesi,

çatçatçatçatçutçutçut " click on this and get the free Green Card" tık!
tık tık tık
çaçataçatangtung.

and the window through the glass.

kraşşşşşs elma ısırığı,

uçak motorları, helikopterler, trenler, tirenler bana çarpanlar, trenler çok ayrı.

postmodern çöp kovaları, hesap makinesinin dayanlılmaz sesi, kulaklıktan gelen vızırtı.

heard the moon and sun and stars..

have you ever heard ?

lightspeed champion diyor ki, duydukça daha çok nefret ettim..

aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa, yaaaaaaaaa, lunapark çığlıkları, anileşmiş hareketlere sahip insanlar,

gergin insanlar, evet! hayır! insanlar.

"3 kişi daha hayatını kaybetti"

kışın gelmesiyle soba borularının vukuatları, acaba nasıl bir ses çıkarıyorlar.

slap, " kadına şiddette gelinen son nokta! yargıya son!"

kadın ayrıcalığı; daha güzel dayak yiyebilecekler artık, örtünmeleri serbest, dayak yiyip yiyip saklanabilirler.

hayvanlara ayrıcalık; otoyollarda dolaşmamaları için onlara su veriyoruz. sonra bir kamyona döverek bindirip götürüyorlar.

çocuklara ayrıcalık; daha çok sınav, daha adil yöntem. ama daha çok sınav.

tik, tak, tik tak,

gençlere ayrıcalık; işsiz de gülebilrisiniz.


kulaklarımı türk hava kurumuna bağışlıyorum..
geçmiş olsun.

14.9.10

böyle yaz, böyle yazı mı olur???

ağlaya ağlaya çocukluğuma dönmeme ramak kalmıştı, hastaneler, kanlar, neşterler, cenazeler bu tip şeylerden duyduğum mide ağrısının yanına iliştirdiğim "özlem" ve "öfke" katranlarının ardından, kaf dağının arkasındaki sikten ülkeden başım dönüyordu.

aldığım her derin nefes bana bıçak gibi saplanıyordu artık, her nefeste gözlerimin dolduğu günlerdi. bir masala inanacak halim yoktu, taş atacak halim bile yoktu.. çektiğim ağrıları çeken biri iyi ki yoktu yanımda, kahrımdan ölürdüm başında beklerken. kendimi anlatabileceğim başka kelimem kalmamıştı. yastığımın çok dertli olduğuna ve bana ihtiyacı olduğuna inanmıştım, işe geldiğimde aklımda bir tek o kalıyordu, bensiz ne yapıyordur acaba diye düşünmekten iş yapamaz hale gelmiştim.

sabrımın selametini en son uğurladığımda 12 yaşımdaydım, selametin gidişi çok haşmetliydi, görseniz ağlardınız bence. o zaman hayat bir şeydi, bir adım, bir umut bir şey işte. keşke size gerçek derdin ne olduğunu öğretmem için bana şans verselerdi.

büyümenin verdiği hasarın, hasat vakti gelirdi her sene, her sene kurumaya alınır diğer sene üzerine yenisi binerdi. büyümenin verdiği hasar hep böyle kara delik gibi büyüyecek miydi ?

şarkıların, filmlerin ve kitapların yanımda olmasına bile tahammül edemiyordum artık, artık insan sesinden korktuğum kadar, korkmuyordum bana gözünü dikmiş olan kargalardan. artık eve gidemiyordum, dışarı çıkamıyordum, artık bana adım atmak 75 bin euro ediyordu. oysa oturup kola ve pepsi arasındaki farkı tatmak isterdim, ya da gidip şarkılar söylemek falan.

biri de tutup kaldırmamıştı beni olduğum yerden, çünkü en komik halim buydu ve ben eğlendirmek için çağırılıyordum gittiğim yerlere, bu kadar acı çekiyor olmasaydım bu kadar komik olamazdım büyük ihtimalle. kahrımla dalga geçerken kahrımdan nefesim kesiliyordu. sizin gülmekten kesilişi gibi.

o günler bu günlerdi. dün bugün yarın.
sabrımın kalanını da yedim az önce,

çocuk olsam anneme sorardım, "anne mutsuzluktan ölür mü insan?"
şimdi anneme soru sormuyorum, ona sen benim sadece annem değil her şeyimsin dedim geçenlerde. sözler bu kadar ölü olmasaydı kesin değişirdi bir şeyler, hani şu hal hatır sormaları kesin değiştirirdim,

-ee naber?
+ iyi yaa, aynı iş güç işte..

bunu çok değiştirmek istiyorum, sormasınlar bana naber falan. ne haberi amk, bilmemne olmuş poponun hesabını soruyorlarmış gibi.

konu başka yerlere sapacak, sustum.

böyle yaz,
böyle yazı mı olur ?

3.9.10

uyku.

You know, you never wanted to leave the bed, but you have to pee, you moved slowly, there was a wind blowing cold and it made you feel free, your curtains were flying like angel wings,
While you were in the bathroom, your pillow and blanket got cold, you never looked at the time, time was something you couldnt get well. So you went to your bed, laid down, and you knew that you would sleep all day so you did not move fast, slowly you met the peace on your pillow, you fell asleep watching your curtains, and you slept all day.

25.8.10

yahu denedim..

starry night tablosuna kayıyor gözlerim, mangal yaktığımız gece gibi, daha sakindik biz, biz hep daha sakin oluyoruz, her seferinde birinin bir yeri kırılıyor, kırıklar çoğaldıkça susuyoruz, öğreniyoruz, susmak en iyi cevaptır bazen..

bazen ben çok fazla isteksizleşiyorum, bazen ben çok küfür ediyorum, nedenini bulamıyorum ama.
kendini avutma sistemi adlı ahtapotun kolları artık beni çok fazla sıkmaya başladı, yazılardaki harfler adlı yılan boğazımı düğümledi, nota adlı aslanlar pençeleriyle peşime düştü.. aynı kaynaktan gelen sular adlı anılar belgeselinin artık bir başka sahnesini görmek istemiyorum, zira paçalarım hep ıslak, ondan severim yağmuru, o zaman her yerim ıslanıyor.

bu bir aşk hikayesi değil, bir oğlanla bir kızın tanışması, kız aşık olur, oğlan aşık olmaz, 500 days of summer, 500 yerimden bıçakladı beni, morrissey gözlerime batıyor, uyanmalarım ağrılı, e bow the letter söyleyen thom yorke'un kolları çarpıyor bana.

carla bruni önyargısı gibi, ya da ağzı yüzü patlamış insanların tablolarını yapan ressam gibi, şiddetin bu kadar karşıma çıkmasına katlanamıyorum, hayvanlara, insanlara, çocuklara yapılanları gördükçe çıldırıyorum, görmezden gelemem bunları ben, "ignorance is boring" çünkü patronluk yapmak sıkıcıdır, hayatımın patronu olmak istemiyorum.. dünyada en iyi görmezden gelenler de patronlarmış, insan her gün bir şey öğreniyor, öğrenmez olasıcalar.

le spleen de paris, le spleen de nazli, bugün fransızca, yarın fransızca, sonraki hafta yunanca, sonra ispanyolca, herkes bana her dilde bir şeyler anlatıyor, o kadar çok hikayeyle dolmak bana artık utançtan başka bir şey vermiyor.. Quequ'un M'a Dit diyor carla bruni, ben kulaklıkları sana veriyorum, yeter artık sen dinle diyorum, sana müzik dinlemeyi öğretiyorum, belki tam gözünün kenarını öpüyorum. sonra orada film bitiyor.. ben üstüme sorumluluk alabilecek durumda olup olmadığını tartmak istemiyorum, kulağında Quequ'un M'a Dit diyor carla bruni, ben ağlıyorum. sen hiç rüzgarın gölgesini görmüş müydün ?

herkes gider, şans ellerine geçtiği zaman, sırada ben varım. ama şans yok, kuyruk oluştu zürafa boynu gibi, ben hala bekliyorum..

ben suya çarptım, garip balıklar ve solucanlar tarafından yendim, ben dibe çöktüm ve kaçtım.

derler ki hep,

kalbine girmek istemiyorum, etrafında dolanmaktan mutluyum.
sanırım ben de öyleyim.
sen ol da, nasıl olursan ol..
yine aynı kaynaktan su geliyor.
aynı film
aynı nakarat.

11.8.10

şöhrete çarpılmış bir ofisin hikayeleri...


Serpil Çakmaklı
"pes etmiyorum" filminden...
bize bir şeyler olmaya başlamıştı, ama neydi bu garip hava, yemiyor içmiyor adeta mutasyonel bir tepkimeye giriyorduk, herkes aynı saatte belli lafları söylüyordu, kiminin surat ifadesi stabildi, kiminin kıyafetleri, bazısı odasını bile karıştırır olmuştu, önce bende başladı tepkimeler, klavye kelimesi duyunca ağlamaya başlıyordum, saçlarımı gidip inanılmaz iğrenç şekillerde kestiriyor, duşa girip ofise gelme gafletinde bulunuyordum, emine garip kıyafetlere bürünüp kendisinin iskandinav genine sahip olduğunu öne sürüyor, sibel gün geçtikçe beyazlaşıyordu, bu tepkimeler artık sınırı aşmıştı üstekli bu bir tek bizimle kalmıyordu, neydi bunun sebebi... uzak yollar, parasızlık, yaşam şartları falan sanıyorsanız yanılıyorsunuz çünkü biz çok kurumsal bir şirketin çok kurumsal elemanlarıyız, biz asla zorluk çekmeyiz, üstelik ben bostancı maslak arasını 2 saatte gidip geliyorum hergün, günde 4 saati yolda geçen bir insan neden ağlardı durup dururken, neden mutsuz olurdu, bir ilaç mı enjekte edilmişti yoksa vücuduma hiçbir fikrim yok.

bir gün hava yaklaşık 95 derece sıcaklıktayken metrobüste uğradığım ağır tacizler sonucu ofise gelip aynaya baktığımda yansıma ben değildim, bir başkasıydı ama yabancı biri değildi, çok tanıdıktı, çok fazla tanıdık... olsa olsa serpil çakmaklı olurdu, kahküllerim bir arapatı gibi havaya kalmış orada bir asma kat oluşturmuştu, terden olamazdı bu, terden olması imkansız, olsa olsa mutasyona sebep olan şeydi bu işte. serpil çakmaklı gibi yerime oturdum.

sibel ve emine o sabah ofise geldiklerinde suskunlardı, sibelin bana anımsattığı karakter çok ilginç gelebilir size belki ama casper'dı, bir hayalet gibi durgun ve solgundu, hayat mücadelesi veren bir insan sonuçta neden hayalete dönsün ki, bu güzel şartlar altında kim çalışıyor ki ondan başka, saat 12-2 arası yemek yiyebilir istediği yerden, hem direk para vererek, sodexo derdi yok, ticket derdi yok... aklıma haftalardır evlerinde savaş verdikleri güveler geldi, evet sibel yorgun düşmüş ve güvelerin ruhları onu ele geçirmişti, sibel artık casperdı. herkese nasip olmaz bu işler...

casper,
amcalarından kaçarken.

emine güvelere sıktığı ilaç yüzünden tepkimeye uğramıştı, görünce gözlerime inanamadım, eminenin gözleri artık maviydi, ilaç solumaktan göz rengi mavi olmuş ve inanılmaz bir şekilde hülya avşara benzemişti... yere oturup emekler biçimde, "ah be güzelim aah, ben seni üzerim ahh" diye şarkı söylüyor, bir yandan ricky martin nerede poposunu elleyeceğim diyor ve aynı zamanda da küçük ibo gelsin kucağıma otursun diye bağırıp koşuyordu.
Hülya Avşar
henüz çocukken.

gözleri güzeldi ama hepimiz korkmuştuk..

daha sonra içeri gökhan ve beyza girdi...
.
.
.

arkası yarın..

3.8.10

while the pictures are coming alive.

gunes.. yildiz

"yol uzun, güzergâh zorlu; ne demeliyim? zarif kardeşim benim, seni aldım yanıma, ikizimi almış yürüyor gibiyim."

fakat ben bu kitabı okudukça fırlattım, okudukça fırlattım, fırlattıkça kalktım, düştüğü yerden aldım, okumaya devam ettim.. okudukça bir şey ifade etmediğini gördüm, gördükçe şaşırdım, üzüldükçe düştüm, düştüm.

sularına yuvarlandığımın dünyası, bir kahve içecektim oturup, biraz müsade etsen, mesela ben işe yarım saat geç gideyim, kahve içiyordum diyeyim, ayy güneşini gırtlakladığımın dünyası, bir kasımdan diğer kasıma yüreğimi kavuruyorsun, gördüklerimden utanmaktan sıkıldım, ey allahınız, nerede şimdi ? burada mı kendisi. ey ayına tükürdüğümün, toprağını kızarttığımın, asfaltına kustuğumun dünyası,

seni sevmiyorum.

bu "zaman" şeysi, "böylegidisleroluyoralısmaklazım"ın en baş taşlarından birisi aslında. zamana kafa yormaya vaktim olmuştu bir keresinde, ama kafam o kadar yorulmuştu ki, 4 gün boyunca uyumuştum, sonra uyanınca sormamıştım saati, zamanı, kaç gün geçtiğini. geçip gidiyor oluşu artık hiç umrumda değil, bundan dolayı endişe mi duymalıyım nedir. çünkü herkes şansını bulduğunda gider, gidecek, herkesin eline bir şans geçiyor. kimseye zaten beni bırakmayın falan dediğim yok ama, içimdeki kemirgenin yalnızlık korkusu olmadığını da anlamış olduk böylece. ey ağzını yüzünü kırdığımın dünyası, "benden aldıklarını nerene sokacaksın şimdi?" ben her şeyin dününde yaşayan, anı olacak bir şey artık biriktiremeyecek durumda olan, beyni çürümüş olan, ulan ne beyni ellerim bile çürüdü lan artık. "soon it will be fire" dedi richard youngs tam bu cümleyi bitirince.

"balkonlarınız çok yüksek sizin,baş döndürüyor
dünya pek alçak bir yer olacak yakında öyle görünüyor..."

gerçekten neyden zevk alabildiğinizi merak ediyorum, aslında size lanet olsun çok özeniyorum, çok özgür görünüyorsunuz buradan, ağladığınız şeyler bile özgür, hem bak, ben istediğim şeye bile ağlayamıyorum, o konuda bile özgür değilim, ben o kedisiyle tek başına yaşayan asabi kızlardan olamayacağım hiçbir zaman, hiçbir zaman aynanın karşısında bir başkası için 10 dakikamı harcayamayacağım, ben seni öperken fotoğraf çektirmeyeceğim, ben utanırım, ben müziğimi dinleyeceğim, ben istersen sana bütün bu insanların hikayelerini anlatacağım, hepsiyle yolculuk yapacaksın, camlarda suratlarını göreceksin, güçleri tükenip kendini vuran insanların sesleri güç verecek sana, dünyanın ne kadar iğrenç bir yer olduğunu sana uzun uzun anlatacağım, sana fotoğraflar göstereceğim, senin elinden tutup, güneşin ayı öldürüşünü izleteceğim, sen "güneş doğuyor" dediğinde hayır, bu bir cinayet diyeceğim ve her şeyin birbirini öldürdüğünü anlayacaksın, her duygunun, her hasretin, her özlemin her şeyin zaman içinde sırayla birbirini öldürdüklerini anlayacaksın, bana "zarif kardeşim" diyen o insanı anlatacağım sana, onu göstereceğim,onu izleyeceğiz seninle, sonra yürüyeceğiz sadece, uzun uzun.. susacağım ben artık, neden sustuğumu merak edeceksin, daha çok susacağım, ondan ötesini sana anlatmamın imkanı yok çünkü, kendi içimi kendime bile anlatamıyorum ki ben, ben sana bak diyeceğim, duyuyor musun, duyamayacaksın, çünkü sadece bana geliyor olacaklar.. arabaya bineceğiz, camı sonuna kadar açıp kolumu koyacağım, kolumun üzerine de kafamı, tepemde birikmiş o kuru ve yapış yapış düşünceleri rüzgara teslim edeceğim, araba gittikçe hepsi kafamdan uçacaklar.. ben sana bir annenin evladı için neler yapabildiğini göstereceğim ve bir evladın annesi için neler yapabileceğini, ben sana kardeşlik nedir onu anlatacağım.. sonra o araba gidecek, ben sana aşkı anlatacağım, elliott smith'in aşkını, thom yorke'un aşkını, tori amos'un aşkını anlatacağım, storm wolverine ve jean isimli kahramanların hissettiklerini hissedeceksin, aşkın ne demek olduğunu ezberleyeceksin, insanların aşkları için nasıl çıldırdıklarını, ne kadar delileşebileceklerine şaşıracaksın, leonard cohen ve mickey rourke dan bahsettiğimde aşklarından ölemediklerini ama janis joplini anlattığımda aşkından öldüğünü anlayacaksın, yonderhead'i anlattığımda beni göreceksin, jonsiden bahsettiğimde feryat figan acı çekmeyi, aşkı anlayacaksnı, sigur ros dediğimde çocukların berraklığını tadacaksın, adım attığın her evdeki tozdan hikayeler çıkaracaksın, tozların anlattıklarını duymaya çalışacaksın, benim sana olan sevgimi hiçbirinden duyamayacaksın, parlak gelecek denen şeyin aslında sadece ayaklarının yere basmasıyla olacağını anlayacaksın, evlilik en çok konuşulan şeydir ama en az konuştuğun insanda anlamlanır, aşkı anlatırken arkadaşlarının gözlerinin içinin güldüğünü görmeyi göstereceğim sana, gerçekten nasıl sevildiğini sadece kendimi anlatarak öğreteceğim, öğrendikçe gözlerin parlayacak, zihnimin ne kadar kısmının yaralandığını ve bilincimin ne kadar zor çalıştığını açıklayacağım, anlayacaksın belki düşüneceksin tek başınayken, ben sana nasıl alo dendiğini göstereceğim, nasıl mutluluğun tek kelimeyle aktarılacağını göstereceğim... ama sen bunların hiçbiriyle ilgilenmeyeceksin... sonra ben içmeye gideceğim, her zamanki halime geri döneceğim, ölmek dediğin ne ki, defalarca cehenneme gidip geldim, böyle düşünürsen hakikaten sıkıcısındır. bir insanı bir çok şey öldürebilir, hiçbiri her sabah uyanmak kadar ağır olmuyor inan. sadece şunu söyle, ben hep böyle boş mu hissedeceğim kendimi.. bana yalan söyleyemezsin, belli bir yerden sonra bana yalan söyleyemeyeceksin, sonra gideceksin, çünkü herkes gider. kollarını unutana kadar rüyalarıma gireceksin, sonra yüzün de yok olacak, fotoğraflar bağırırken kestiğim için. senin yine umrunda olmayacak bunlar...

sonra diyeceğim ki bir gün; en kötüsü hep tamamen bittiğinde, tamamen dindiğinde, insanın içini kkuzey kışı kapladığında gelir..

omurgamı aldın benim.

der susarım.