öfkenin armağan olduğunu düşünüp daha çok öfkelenirdik
zamanın salak olduğunu düşünüp zamansız giderdik,
sonra susardık,
ilerde bunları konuşup güldüğümüzü hayal etsene der gülerdin
önce düşünür sonra onaylardım,
zaten hep aynı şeyi yapıyorum.
şimdi başka başka buzul parçaları kopuyor içimden
tek tek başkalaşıyorlar,
boyut değiştiren parçalarım var benim,
onları mırıldanan güzel sesli bir adamın notasında bırakıyorum,
yine gidiyordum.
güzel bir düş'tüm ben, göremediniz.
zaman sizi çok üzerdi,
saçlarınızı ağaçlar tarardı, bundan dökülüyorlar zaten.
ikinci bir emre kadar gitmek yasaklandı, kilitler vuruldu kapılara,
postaneden hiç haber yok, adım atmak yalnızca fiil olarak kullanılıyor,
herkes türkçe'den kaldı,
türkçe türkiyeden kaldı, ülke bize kaldı,
ülke bize hiçbir şey veremedi. yazık.
kendi olamamak,
karşımda ağlayan binlerce insan,
hepsi gelip geçtiler odamdan,
çoğunun gözyaşları yastıklarında kaldı, bir kaç gün dokunmadım yastıklarına,
bakıp bakıp düşündüm,
yanlış bendeydi her zamanki gibi,
kimsede suçlanacak cesaret yoktu çünkü,
buzul ellerim, ağrıyan eklemlerim,
bin kez daha düştü aynadan, tuz buz oldu, düş'tü yine.
sizin içinizden hiç yalnızca sevmek geçmemiştir,
hep sadece susmak yerine, bencilliği seçmişsinizdir,
omuzlarınıza ağır geliyor tek damla gözyaşı,
hiçbiriniz rahat değilsiniz omzunuzda biriyle,
siz nesiniz, neyiniz var, neyiniz kaldı babanızdan ?
günlük sanrılarınızı kutluyorsunuz aşk dediğiniz şeyle,
yalnızlığınızı kendi kendinizin gözüne sokuyorsunuz,
ben sevince öyle olmuyor,
ben sevince, "şimdiye kadar çok yalnız kaldık, bundan sonra beraber yalnız kalalım" oluyor.
zaman duruyor, hayat o zaman hayat oluyor.
yaşanmadığında daha güzel oluyor, çünkü hayat yine hayatlığına devam ediyor.
insanın uçurumu anladığı yeri gördüğünde yaşarsın,
belkilerle nelerini kaybettiğini anladığında da atlarsın.
en ucu budur, en soğuk noktası, insanın içinde kış doğar, hemen ardından çöl sıcağı gelir,
kum fırtınaları, toprak kaymaları, kül yağmurlarıyla son bulur,
ne kadar da dingin bir su var şimdi adımladığım, çarşaf gibi,
arkama baktıkça ayağım takılıyor,
birazdan yol gözden kaybolacak, dönüp yine bakacağım, sonra yol da benimle birlikte dönecek,
gerçekten biliyordun bunu, sen de gördün,
şimdi yavaşça soyunmaya başlıyorum ne kadar kirlenmişlik varsa,
yıkılan ama bir türlü kafamın içinden defolmayan hayalleri,
en kolay hayallerden kurtuluyorum, zaten bir kaç beden büyük geliyorlardı üzerime,
şimdi nefreti soyunma zamanı geldi, zaten onunla beraber bir adım daha atacak halim kalmadı,
ondandır bu yolu adımlama derdi.
tam bunu yazarken yol döndü, bundan sonrası için kapsamlı sigorta istiyorum;
sus ve dinle, ayakkabılarını bağla,
yola çıkmaya hazır ol ve koşmaya da,
kimse geçemeyecek senin geçtiğin yerden, bunu iyi düşün,
kim bağışlayacak seni, senin bıraktığın yerden, bunu hiç düşünme,
şimdi bir cam kapta kalıyor bal günleri,
bir adet buzdolabında saklanıyoruz, elm sokağı kabusundan 16 dakika sonra,
16 dakika sonra artık korkmamaya başlıyoruz,
1 ay 6 gün sonra yaz bitiyor, ayrılıyoruz,
6 ay sonra kış tatili başlıyor, üşüyoruz,
6 yıl sonra sürgüne gönderiliyoruz, 16 yıl sonra birbirimizi unutuyoruz.
oysa koşup boynuna sarılmak vardı şimdi.
5.11.10
ben bir gün bruges'a gidip,.. gidip işte.
Günaydın,
Ben yine yataktan çıkıp, üzerine bir ton sorumluluk alması gerekenim,
Mesela benim elim kesildiği zaman kan akar, ama ben aklı başında ve mantıklı olanım. O yüzden o kan, akar, yolunu bulur ve gider,
Mesela zaman hiç de hızlı geçmez benim için, çünkü ben genç olanım. O yüzden benim yanımda “sinir krizi, depresyon, intihar” kelimelerinin kullanılmasından hoşlanmaz annem, çünkü ben bir tek o günler küçük olanım.
Mesela güçlü olanım ben, hep küçük şeylerle mutlu olanım ben, televizyonda izlemek istediği bir şey olmayanım, nasıl olsa benim filmlerim, müziklerim ve kitaplarım var. Ve bunlar bana her zaman yeterlidir. Ben çünkü çok olgunum ve bu hayatta her zaman küçük şeylerle mutlu olabilen benim.
Mesela ben kafama estiğinde siktir olup gidemem, ben birden bire aslında hiç de burada olmak istemediğimi fark edemem, ben mesela asla her gün galon galon içki içemem, ben çünkü çok zekiyim ve hiçbir şey beni üzemez.
Mesela aşık olamam, aşık olursam üzüleceğimi bilirim çünkü ben her şeyi çok iyi biliyorum ve öğrendim, hep gözlemleyenim ben.
Ben ölüme ağlayamam, ağlamamam lazım ben ağlayanların yanında olmalıyım çünkü ben sabır ve kuvvet sahibiyim, ağlamak istediğim zaman illa ki münasip bir köşe bulur kimseye çaktırmadan ağlarım.
Mesela ben hiçbir zaman sokakta gıcık olduğum birinin arabasının camlarını indirip, geceyi karakolda geçiremem, çünkü bu bir başkasına zahmet ve sorumluluk getirir, ben asla bu karakterde bir insan değilim.
Mesela yanlış konuşan, yalan söyleyen bir büyüğüme asla “sus Allahın cezası sus!” diyemem çünkü ben asla terbiyesizlik yapmam, büyüklerim ne olursa olsun büyüktür.
Mesela ben hiçbir zaman sokakta gördüğüm o garip oyuncak için yerlere atmadım kendimi, ağlayıp annemin eteğinden çekiştirmedim, annem “babana sorarız” demedi, çünkü ben çok uslu bir çocuktum. Uslu olandım ben. Küçük ve uslu.
Mesela ben asla ablamın yaptıklarını yapmam çünkü o büyük ve abla ama ben küçük ve kardeşim, yani küçüğüm ben. İşte küçükler her zaman susmalı ve kaderlerine razı olmalıdır. Ama oysa ki izlediğim, okuduğum ve dinlediğim her hikayede aslında büyükler yaparmış benim yaptığımı.
Mesela ben babama kızıp 2 gün arkadaşımda kalamam, çünkü babaya kızılmaz, kızılsa bile söylenmez, çünkü o babadır, babalar yanlış yapsalar bile affedilirler, baba çok önemlidir ve ben bunun bilincine sahip bir insanımdır.
Mesela ben arkadaşlarıma beni o kadar çok sıktınız ki, bir daha sizi görmek istemiyorum ibneler, midemi bulandırıyorsunuz artık diyemem, çünkü ben yalnızlığı sevemeyen, komik, esprili, sosyal bir kişiliğim, sıkılıp eve gitmek istesem bile orada kalmak zorundayımdır, onları güldürmek, eğlendirmek ve şebeklik yapmak zorundayımdır. asla kimsenin kalbinin kırılmasına izin vermem.
Anneme öyle yapmamasını, öyle dememesini söyleyemem çünkü o çok üzülür, ama ben asla üzülmem. Çünkü üzülürsem annem yine üzülür.
Mesela benim kalbim asla kırılmamalıdır, kimse kıramaz, kırsalar bile canları sağ olsundur, çünkü kalbim kırılırsa ben kızarım, kızarsam o insanın da kalbi kırılır ama ben kimsenin kalbini kıramayacak kadar çok ince düşünürüm,
İnce düşünürüm lanet olsun, en ufak detaya kadar düşünürüm,
Neden amına koyayım, neden ?
çünkü bok var. evet, boka battım.
öpücükler.
Ben yine yataktan çıkıp, üzerine bir ton sorumluluk alması gerekenim,
Mesela benim elim kesildiği zaman kan akar, ama ben aklı başında ve mantıklı olanım. O yüzden o kan, akar, yolunu bulur ve gider,
Mesela zaman hiç de hızlı geçmez benim için, çünkü ben genç olanım. O yüzden benim yanımda “sinir krizi, depresyon, intihar” kelimelerinin kullanılmasından hoşlanmaz annem, çünkü ben bir tek o günler küçük olanım.
Mesela güçlü olanım ben, hep küçük şeylerle mutlu olanım ben, televizyonda izlemek istediği bir şey olmayanım, nasıl olsa benim filmlerim, müziklerim ve kitaplarım var. Ve bunlar bana her zaman yeterlidir. Ben çünkü çok olgunum ve bu hayatta her zaman küçük şeylerle mutlu olabilen benim.
Mesela ben kafama estiğinde siktir olup gidemem, ben birden bire aslında hiç de burada olmak istemediğimi fark edemem, ben mesela asla her gün galon galon içki içemem, ben çünkü çok zekiyim ve hiçbir şey beni üzemez.
Mesela aşık olamam, aşık olursam üzüleceğimi bilirim çünkü ben her şeyi çok iyi biliyorum ve öğrendim, hep gözlemleyenim ben.
Ben ölüme ağlayamam, ağlamamam lazım ben ağlayanların yanında olmalıyım çünkü ben sabır ve kuvvet sahibiyim, ağlamak istediğim zaman illa ki münasip bir köşe bulur kimseye çaktırmadan ağlarım.
Mesela ben hiçbir zaman sokakta gıcık olduğum birinin arabasının camlarını indirip, geceyi karakolda geçiremem, çünkü bu bir başkasına zahmet ve sorumluluk getirir, ben asla bu karakterde bir insan değilim.
Mesela yanlış konuşan, yalan söyleyen bir büyüğüme asla “sus Allahın cezası sus!” diyemem çünkü ben asla terbiyesizlik yapmam, büyüklerim ne olursa olsun büyüktür.
Mesela ben hiçbir zaman sokakta gördüğüm o garip oyuncak için yerlere atmadım kendimi, ağlayıp annemin eteğinden çekiştirmedim, annem “babana sorarız” demedi, çünkü ben çok uslu bir çocuktum. Uslu olandım ben. Küçük ve uslu.
Mesela ben asla ablamın yaptıklarını yapmam çünkü o büyük ve abla ama ben küçük ve kardeşim, yani küçüğüm ben. İşte küçükler her zaman susmalı ve kaderlerine razı olmalıdır. Ama oysa ki izlediğim, okuduğum ve dinlediğim her hikayede aslında büyükler yaparmış benim yaptığımı.
Mesela ben babama kızıp 2 gün arkadaşımda kalamam, çünkü babaya kızılmaz, kızılsa bile söylenmez, çünkü o babadır, babalar yanlış yapsalar bile affedilirler, baba çok önemlidir ve ben bunun bilincine sahip bir insanımdır.
Mesela ben arkadaşlarıma beni o kadar çok sıktınız ki, bir daha sizi görmek istemiyorum ibneler, midemi bulandırıyorsunuz artık diyemem, çünkü ben yalnızlığı sevemeyen, komik, esprili, sosyal bir kişiliğim, sıkılıp eve gitmek istesem bile orada kalmak zorundayımdır, onları güldürmek, eğlendirmek ve şebeklik yapmak zorundayımdır. asla kimsenin kalbinin kırılmasına izin vermem.
Anneme öyle yapmamasını, öyle dememesini söyleyemem çünkü o çok üzülür, ama ben asla üzülmem. Çünkü üzülürsem annem yine üzülür.
Mesela benim kalbim asla kırılmamalıdır, kimse kıramaz, kırsalar bile canları sağ olsundur, çünkü kalbim kırılırsa ben kızarım, kızarsam o insanın da kalbi kırılır ama ben kimsenin kalbini kıramayacak kadar çok ince düşünürüm,
İnce düşünürüm lanet olsun, en ufak detaya kadar düşünürüm,
Neden amına koyayım, neden ?
çünkü bok var. evet, boka battım.
öpücükler.
4.11.10
"bir yerde söz biter: iki kişi karşılıklı kendini tekrarlamaya başlar. yeni başlayan ilişkiler bile eskir böylece. hemen kaçacaksın ki aklın orada kalsın."
oğuz atay/tutunamayanlar
syf: 245
syf: 245
her yazımda bir tutunamayan var, her yazımda bir ah muhsin ünlü var her yazımda bir gidiyorum bu var, sebebi: ölüyorum, bu.
acaba hayat boyu cezmi ersöz okuyan bir ezik olsaydım aynı şeyleri düşünebilecek miydim, sık sık tartıyorum kafamda, ya da en sevdiğim film bir alışverişkoliğin günlüğü olsaydı neler olurdu. merak edilecek bir konu değil bu, bu bir konu bile değil, düşünün neleri düşünecek durumdayım.
"Kastamonu eski Milletvekillerinden Merhum Cemil Atay' ın ve Merhume Muazzez Atay' ın oğulları, Pakize Atay' ın eşi; Özge Atay' ın babası, Okşan Öğel' in Ağabeyi Zahire Pugal ve Ayşe Uskan' ın yeğenleri, Firuzan Düzkan' ın kuzeni, Zeynep ve Ömer Öğel ile Ayşe Düzkan' ın dayıları, Turhan Öğel ve Sedat Düzkan' ın kayınbiraderleri...
DYMMA Öğretim Üyelerinden Y. Mühendis Doçent yazar Oğuz Atay' ı 13 Aralık 1977 günü kaybettik. Cenazesi 15 Aralık 1977 Perşembe günü, öğle namazından sonra Sultanahmet Camii'nden kaldırılacaktır.
-Ailesi "
"hayırlısı olsun", "allah gönlüne göre versin", "allah yolunu açık etsin", " allah akıl fikir versin", " allah belasını versin", "allah şifa versin" vb.
allah hep veriyor zaten, tek aldığı şey can, can alıyor ama her şeyi veriyor, aldığı canları biriktiriyor sonra kızılderelilerle buluşup yakıp muhabbet ediyor.
allah da dua etsin bence, desin ki "nolur beni affedin".
sabaha çıkamam bu yazıdan sonra ben. sonuçta "yukarda allah var" da banane olum, yukarı çıkmaya çalışmıyorum ki ben, ben temiz hava istiyorum, ben huzur istiyorum.
neyse, 24 eylül 1996'ydı, 20:59'da zeki müren hayatını kaybetti, ben çocuk beynimle, zeki müren'in, allahın ve atatürkün aynı yerde derecede güce sahip olduğuna inanıyordum, muhammed peygamberin de onların dediklerini yaptığı bir yer hayal ediyordum, çocukluk işte, ama en çok zeki müren'i seviyordum çünkü o zamanlar annemi ağlatmıyordu. atatürk gibi sınavlarda çıkmıyordu, allah gibi ondan korkmamız gerekmiyordu veya peygamber gibi getirdiği kurallara uymamız gerekmiyordu, sanırım şu aralar, thom yorke'a, michael stipe'a, tori amos'a allah dememin sebebi bu olsa gerek. keşke benim de allah korkum olsaydı.
ama bir arkadaşım bir keresinde şuna benzer bir şeyler söylemişti, "ben o cenneti istemiyorum, ben hayvanlara, kadınlara, çocuklara, erkeklere yani kısaca her şeye zarar veren, işkence eden insanların gideceğine inandığı o cenneti istemiyorum!" tam olarak böyle bir şey değildi, ama çok benziyordu buna, bunun gibi bir şey işte. cennet bana göre kimsenin olmadığı, sorumluluğun, tehdidin, acının olmadığı bir yer, yani öyle bir yer yok.
1. elizabeth, rüzgarı ben estiririm demişti, estirdi de, zırhlarını giyip orduyla konuşmaya gitti ve dedi ki; "ya cennette görüşürüz, ya da zafer meydanında!"
keşke yeni dünya diyebileceğim bir yer olsa, oraya götürmek isteyeceğim tek bir kişi olsa da ona, "sen götürebileceğim tek kişisin, haydi yürü" diyebilsem..
uuu
hhhuuuu
uuuuu
uuuuu
artık kafayı yedim ciddi olarak ve hayatımda daha önce bu kadar mutlu olmamıştım, şarkıların içlerinde ki kayboluşlarım, yükselişler, düşüşler inanılmaz bir ahenk, bir büyü, artık her notada kendinden geçmiş insanlar geliyor gözümün önüne, gözümün önüne sürekli insanlar geliyor.
o şets, nasıl da önemsiz olduğumu farkettim, amerika da cia ajanları falan var, ulan biz neyiz ki. şu an kahkaha atıyorum, alakaya bak. bu yazı hayatım gibi boktan olacak, uzattıkça uzatıcam, 700 sayfayı bile bulabilirim, lanet vaktim çok, kendimi bile tekrarlayabilirim ama, tek başınayken kendini tekrarlamak, sevdiğin biriyle sürekli kendinizi tekrarlamaktan daha iyidir.
gelsin yaylılar, quarted string, hundred string, bi sürü strrrring.
karraaaaaaaaaaaa, sana yaptığım kubbeyi görseydin şaşırırdın. farkettiğim salak saçma detayları da görsen boğulurdun,
apres moi'nin 5 inci dakika 32inci saniyesinden sonrası gibi bir öfke, çok öfke, yazının başlığı yok, bizim de yok, başlık sandığımız isimler devletin defterinde birer nokta, ölünce üzerini çiziyorlar.
yükseliyor ve yükseliyorum, hiçbir şey içmeden oluyor tüm bunlar, tüm bunlar bir kaç notayla oluyor, bir kadının veya adamın ellerinin piyanoda gezmesiyle oluyor, kafamı öne arkaya sürüklerken oluyor, tüm bunlar yaşarken oluyor, hadi yeni dünyaya gidelim, herkesin inthara meğilli olduğu doğrudur, bu yüzden kimse intihar etmiyor, eğer bir insan prensiplerine bağlı kalsaydı her şey çok derin olabilrdi!
ay inanamıyorum, gördün mü, olive sarı minibüse, minibüs giderken binmeye çalışıyor, ahaha, ay bu sahne beni her seferinde ağlatıyor, benzinlikte unutulmuş bir çocuk, üstelik o çocuk için çıkılmış bir yolculuk, aynı benim unutulmuş çocukluğuma benziyor, yahu bir kimse hatırlamıyor ben bebeyken anne mi demişim ilk yoksa baba mı! bir tane video var, beyaz elbiseyle sahnede oynuyorum 4 yaşımdayım, hiç ağlamıyorum sadece gülüyorum, tek anım o yarepim.
neyse ki ben 21 yaşımı hatırlayacağım, sürekli sigara içip, dizi film izleyip, sabaha kadar oturduğum dönem, hayatımın en güzel dönemi.
ay çok hoş, şimdi harry, öldürdüğü cüceyi çocuk sandığı için kafasına sıktı, yakışıklı olduğu için prensiplerine bağlı bir kardeşimiz, şimdi margot tenenbaum ayak başparmağıyla televizyonu kapattı, amelie morotsiklette sevdiği çocuğa sarılıp kafasını omzuna yasladı, şimdi van doren arayıp ölmediğini söyledi ve dedi ki, "saçmalama hangi film karakteri john lennon gibi ölümle sonlanır??"
neyse daha fazla devam edemeyeceğim. okuduysanız ve hala iyiyseniz doktora gidin,
morçatıyla devam ediyorum;
ceyda, 8 yıldır hergün kapıya çarpıyor, eğer ceydanın bir göz doktoruna gitmesi gerektiğini düşünüyorsanız, bize destek olmayın!...
- bullshittttttt!!!!!!!!!
+ no, it's not bullshit nancy, it's a humanshit!
muah muah can hatice!
acaba hayat boyu cezmi ersöz okuyan bir ezik olsaydım aynı şeyleri düşünebilecek miydim, sık sık tartıyorum kafamda, ya da en sevdiğim film bir alışverişkoliğin günlüğü olsaydı neler olurdu. merak edilecek bir konu değil bu, bu bir konu bile değil, düşünün neleri düşünecek durumdayım.
"Kastamonu eski Milletvekillerinden Merhum Cemil Atay' ın ve Merhume Muazzez Atay' ın oğulları, Pakize Atay' ın eşi; Özge Atay' ın babası, Okşan Öğel' in Ağabeyi Zahire Pugal ve Ayşe Uskan' ın yeğenleri, Firuzan Düzkan' ın kuzeni, Zeynep ve Ömer Öğel ile Ayşe Düzkan' ın dayıları, Turhan Öğel ve Sedat Düzkan' ın kayınbiraderleri...
DYMMA Öğretim Üyelerinden Y. Mühendis Doçent yazar Oğuz Atay' ı 13 Aralık 1977 günü kaybettik. Cenazesi 15 Aralık 1977 Perşembe günü, öğle namazından sonra Sultanahmet Camii'nden kaldırılacaktır.
-Ailesi "
"hayırlısı olsun", "allah gönlüne göre versin", "allah yolunu açık etsin", " allah akıl fikir versin", " allah belasını versin", "allah şifa versin" vb.
allah hep veriyor zaten, tek aldığı şey can, can alıyor ama her şeyi veriyor, aldığı canları biriktiriyor sonra kızılderelilerle buluşup yakıp muhabbet ediyor.
allah da dua etsin bence, desin ki "nolur beni affedin".
sabaha çıkamam bu yazıdan sonra ben. sonuçta "yukarda allah var" da banane olum, yukarı çıkmaya çalışmıyorum ki ben, ben temiz hava istiyorum, ben huzur istiyorum.
neyse, 24 eylül 1996'ydı, 20:59'da zeki müren hayatını kaybetti, ben çocuk beynimle, zeki müren'in, allahın ve atatürkün aynı yerde derecede güce sahip olduğuna inanıyordum, muhammed peygamberin de onların dediklerini yaptığı bir yer hayal ediyordum, çocukluk işte, ama en çok zeki müren'i seviyordum çünkü o zamanlar annemi ağlatmıyordu. atatürk gibi sınavlarda çıkmıyordu, allah gibi ondan korkmamız gerekmiyordu veya peygamber gibi getirdiği kurallara uymamız gerekmiyordu, sanırım şu aralar, thom yorke'a, michael stipe'a, tori amos'a allah dememin sebebi bu olsa gerek. keşke benim de allah korkum olsaydı.
ama bir arkadaşım bir keresinde şuna benzer bir şeyler söylemişti, "ben o cenneti istemiyorum, ben hayvanlara, kadınlara, çocuklara, erkeklere yani kısaca her şeye zarar veren, işkence eden insanların gideceğine inandığı o cenneti istemiyorum!" tam olarak böyle bir şey değildi, ama çok benziyordu buna, bunun gibi bir şey işte. cennet bana göre kimsenin olmadığı, sorumluluğun, tehdidin, acının olmadığı bir yer, yani öyle bir yer yok.
1. elizabeth, rüzgarı ben estiririm demişti, estirdi de, zırhlarını giyip orduyla konuşmaya gitti ve dedi ki; "ya cennette görüşürüz, ya da zafer meydanında!"
keşke yeni dünya diyebileceğim bir yer olsa, oraya götürmek isteyeceğim tek bir kişi olsa da ona, "sen götürebileceğim tek kişisin, haydi yürü" diyebilsem..
uuu
hhhuuuu
uuuuu
uuuuu
artık kafayı yedim ciddi olarak ve hayatımda daha önce bu kadar mutlu olmamıştım, şarkıların içlerinde ki kayboluşlarım, yükselişler, düşüşler inanılmaz bir ahenk, bir büyü, artık her notada kendinden geçmiş insanlar geliyor gözümün önüne, gözümün önüne sürekli insanlar geliyor.
o şets, nasıl da önemsiz olduğumu farkettim, amerika da cia ajanları falan var, ulan biz neyiz ki. şu an kahkaha atıyorum, alakaya bak. bu yazı hayatım gibi boktan olacak, uzattıkça uzatıcam, 700 sayfayı bile bulabilirim, lanet vaktim çok, kendimi bile tekrarlayabilirim ama, tek başınayken kendini tekrarlamak, sevdiğin biriyle sürekli kendinizi tekrarlamaktan daha iyidir.
gelsin yaylılar, quarted string, hundred string, bi sürü strrrring.
karraaaaaaaaaaaa, sana yaptığım kubbeyi görseydin şaşırırdın. farkettiğim salak saçma detayları da görsen boğulurdun,
apres moi'nin 5 inci dakika 32inci saniyesinden sonrası gibi bir öfke, çok öfke, yazının başlığı yok, bizim de yok, başlık sandığımız isimler devletin defterinde birer nokta, ölünce üzerini çiziyorlar.
yükseliyor ve yükseliyorum, hiçbir şey içmeden oluyor tüm bunlar, tüm bunlar bir kaç notayla oluyor, bir kadının veya adamın ellerinin piyanoda gezmesiyle oluyor, kafamı öne arkaya sürüklerken oluyor, tüm bunlar yaşarken oluyor, hadi yeni dünyaya gidelim, herkesin inthara meğilli olduğu doğrudur, bu yüzden kimse intihar etmiyor, eğer bir insan prensiplerine bağlı kalsaydı her şey çok derin olabilrdi!
ay inanamıyorum, gördün mü, olive sarı minibüse, minibüs giderken binmeye çalışıyor, ahaha, ay bu sahne beni her seferinde ağlatıyor, benzinlikte unutulmuş bir çocuk, üstelik o çocuk için çıkılmış bir yolculuk, aynı benim unutulmuş çocukluğuma benziyor, yahu bir kimse hatırlamıyor ben bebeyken anne mi demişim ilk yoksa baba mı! bir tane video var, beyaz elbiseyle sahnede oynuyorum 4 yaşımdayım, hiç ağlamıyorum sadece gülüyorum, tek anım o yarepim.
neyse ki ben 21 yaşımı hatırlayacağım, sürekli sigara içip, dizi film izleyip, sabaha kadar oturduğum dönem, hayatımın en güzel dönemi.
ay çok hoş, şimdi harry, öldürdüğü cüceyi çocuk sandığı için kafasına sıktı, yakışıklı olduğu için prensiplerine bağlı bir kardeşimiz, şimdi margot tenenbaum ayak başparmağıyla televizyonu kapattı, amelie morotsiklette sevdiği çocuğa sarılıp kafasını omzuna yasladı, şimdi van doren arayıp ölmediğini söyledi ve dedi ki, "saçmalama hangi film karakteri john lennon gibi ölümle sonlanır??"
neyse daha fazla devam edemeyeceğim. okuduysanız ve hala iyiyseniz doktora gidin,
morçatıyla devam ediyorum;
ceyda, 8 yıldır hergün kapıya çarpıyor, eğer ceydanın bir göz doktoruna gitmesi gerektiğini düşünüyorsanız, bize destek olmayın!...
- bullshittttttt!!!!!!!!!
+ no, it's not bullshit nancy, it's a humanshit!
muah muah can hatice!
30.10.10
tick fucking tock
kendimde güç bulsam, herkesi toplayıp etrafıma başımdan geçenleri anlatacağım ve bunun şerefine güzel bir yemek vereceğim. kaçak olmanın tadını rakı kadehlerinde tartışacağız..
bu şehir beni ağlatıyor biliyor musun, ben burayı hiç sevemedim, çünkü bana hiçbir kimse, hiçbir şey bu şehiri unutturamayacak, bu şehir bana hiçbir zaman iyi gelemeyecek.
lanet olsun hepinizin kulağına haykırmak istiyorum yol diye gittiğiniz şeyi ben labirentin duvarı olarak ilerliyorum, duyduğunuz hiçbir kelimeyi kelime anlamıyla duymuyorum, her şey benim gözlerimde birer delik açıyor. her aşk bana birer hançer. sen onun elinden tutarken ben içimden hep hero söylüyorum çünkü benim hayatım her zaman gerçek ve beklentiler olarak ikiye ayrılmış durumda.
gün arabesk olma günüdür. ben bir daha buralara gelemeyeceğim hatta arabesklikten miden bulansın istiyorum, okumayacaksın ama okurken kusacağını düşünmek bana yetecek.. hastayım be, duygusal oluşum normal, bronşit falan, shit.
bak görüyor musun, bir adım daha var aramızda şimdi, bak ben bir daha kimseyi sevemeyeceğim, bak umut dediğin şey beklentinin yarısında kaldı, beklenti dediğin şeyi benim hayali arkadaşım gibi, kafamın yanındaki ekranda oynuyor, rusyada denize gireceğim bir gün, araba kiralayıp vodka içeceğim sonra kaza yapacağım, kafayı öyle bir bulacağız ki bir daha kendimizi arama ihtiyacı kalmayacak.
bak bu şehir beni öldürüyor, bu şehrin herhangi bir mahallesinin herhangi bir sokağındaki saçma bir apartman dairesinde olmak benim nefesimi kesiyor,
ben sabah yatıp akşam kalkıyorum, hayatımı heba edenlerden mi intikam alıyorum, yo hayır, zaten bu yazdıklarımı kimse anlamayacak çünkü kimsenin suratına ayık kafayla haykırmadım başımdan gelenleri. benim hep başıma komik şeyler gelir sanıyor insanlar, evet o kadar komik şeyler geliyor ki, bir tek bana oluyor.
bak çevirdiğim sayfada sen vardın, zor çevirdim ama burada da sen varsın, bir sonrakinde de, her şeye rağmen bir sayfa daha kapatmak ağır geliyor bana.
kimse bana inanamıyor, kimse benim gibi sevemiyor, kimse sigarayı benim gibi içmiyor hem kimse aşkı onur ünlü'den, birhan keskin'den dinlemiyor.
arabeskle alakası olmayıp en arabesk yaşayan benim sanırım. ben aşk dediğimde bana, " yani, ya sen öldürülürsün, ya da bu eller öpülür" diyorlar,
yani ya yok olursun ya da yanımda olursun.
aşık adam sınanmaz demiştim, ben aşık olmadan sınanmaya başladım, bana gelmeyecek olanların bana geliyor oluşuyla imtihan edildim, tezimi senin üzerinden teslim ediyorum, yüksek lisans gelmez artık. ben daha bu yaşıma dönmem, ben 18 yaşıma da dönmem 13 yaşıma da dönmem. dönsem dönsem rusyadaki vodkalı trafik kazasından sonra bitkiye dönerim.
ah bir bilseniz ağlamak ne kadar zordu benim için, benim kafama alman panzerleri çıksa ağlamazdım, şimdi en ufak bir sevinç veya üzüntüde saatlerce ağlayabiliyorum, aşık adam hakkaten sınanmamalıydı.
ben bir masala inanmak istemiştim, siz beni tek tek,
tek bıraktınız, şimdi artık benim taş atacak, taş kaldıracak halim yok, kalmadı demişti birhan keskin, ilk okuduğumda bunu okuyup da hisseden insanlar için üzülmüştüm, artık okuyunca kendime üzülüp kitabı fırlatıyorum. dürtmeyin içimdeki narı, beyaz gömleğim var, hem annem yeni ütüledi.
tanrı beni dondurup, tütsüleyip odasına koymalı bence, bana baktıkça lanet etmeli 7 gününe, o 7 gününü yaratmaya heba etmiş ben yıllarımı uyuyarak heba etmeye kalkışıyorum şimdi.
şimdi lütfen gidin, gittiğiniz gibi gidin ve beni yalnız bırakın.
cumhuriyet resepsiyonu gibi giyinsin herkes, resmiyet son raddesinde olsun, herkes beni dinlesin
ama sen dinleyeme, kulakların kanasın ben konuşurken kürsüde, ben muhafızlardan seni hastaneye götürmelerini isteyeyim, apar topar git sen salondan, sonra devam edeyim konuşmama, annemin bileklerine kolonya sürsünler, ablama bolca peçete versinler, babam ise salonun dışında beklesin, ona haber vermeyeceğim, davetsiz misafir gibi dışarıda kalacak.
ağlayarak aradığım ve yardım istediğim büyük insanlar gece sonunda sonsuz halaya mahrum bırakılsın, kimse beni kurtarmasın, kimsenin beni kurtarmasını beklemeyeyim, kimseye benzemeyeyim.. sonra sahneye ben tekrar çıkayım, beni alkışlayan herkesin elleri birbirine yapışsın yapmadığınız her şey için teşekkür ederim diyeyim, sonra seni sevdiğimi söyleyeyim, sen hastanede onun elini tut ve kulaklarından çıkan kanı beraber silin. sonrasında attığım her adımda ayak izimden sizlerin kanları çıksın, o kanlar sizlerin pişmanlığı olsun, görmezden gelişinizin, inanamayışınızın ve bilmek istemeyişinizin.
ben hero dinliyorum, it's alright diyerek kafamı sallıyorum.
seni seviyorum, hikayenin kahramanı da benim, senin benim beklentime ulaşacak kadar dayak yemişliğin yok çünkü. parmaklarım bunun için uzun değil, piyano çalmak için uzundu.
san francisco'daki sevdiklerime selamlar.
bu şehir beni ağlatıyor biliyor musun, ben burayı hiç sevemedim, çünkü bana hiçbir kimse, hiçbir şey bu şehiri unutturamayacak, bu şehir bana hiçbir zaman iyi gelemeyecek.
lanet olsun hepinizin kulağına haykırmak istiyorum yol diye gittiğiniz şeyi ben labirentin duvarı olarak ilerliyorum, duyduğunuz hiçbir kelimeyi kelime anlamıyla duymuyorum, her şey benim gözlerimde birer delik açıyor. her aşk bana birer hançer. sen onun elinden tutarken ben içimden hep hero söylüyorum çünkü benim hayatım her zaman gerçek ve beklentiler olarak ikiye ayrılmış durumda.
gün arabesk olma günüdür. ben bir daha buralara gelemeyeceğim hatta arabesklikten miden bulansın istiyorum, okumayacaksın ama okurken kusacağını düşünmek bana yetecek.. hastayım be, duygusal oluşum normal, bronşit falan, shit.
bak görüyor musun, bir adım daha var aramızda şimdi, bak ben bir daha kimseyi sevemeyeceğim, bak umut dediğin şey beklentinin yarısında kaldı, beklenti dediğin şeyi benim hayali arkadaşım gibi, kafamın yanındaki ekranda oynuyor, rusyada denize gireceğim bir gün, araba kiralayıp vodka içeceğim sonra kaza yapacağım, kafayı öyle bir bulacağız ki bir daha kendimizi arama ihtiyacı kalmayacak.
bak bu şehir beni öldürüyor, bu şehrin herhangi bir mahallesinin herhangi bir sokağındaki saçma bir apartman dairesinde olmak benim nefesimi kesiyor,
ben sabah yatıp akşam kalkıyorum, hayatımı heba edenlerden mi intikam alıyorum, yo hayır, zaten bu yazdıklarımı kimse anlamayacak çünkü kimsenin suratına ayık kafayla haykırmadım başımdan gelenleri. benim hep başıma komik şeyler gelir sanıyor insanlar, evet o kadar komik şeyler geliyor ki, bir tek bana oluyor.
bak çevirdiğim sayfada sen vardın, zor çevirdim ama burada da sen varsın, bir sonrakinde de, her şeye rağmen bir sayfa daha kapatmak ağır geliyor bana.
kimse bana inanamıyor, kimse benim gibi sevemiyor, kimse sigarayı benim gibi içmiyor hem kimse aşkı onur ünlü'den, birhan keskin'den dinlemiyor.
arabeskle alakası olmayıp en arabesk yaşayan benim sanırım. ben aşk dediğimde bana, " yani, ya sen öldürülürsün, ya da bu eller öpülür" diyorlar,
yani ya yok olursun ya da yanımda olursun.
aşık adam sınanmaz demiştim, ben aşık olmadan sınanmaya başladım, bana gelmeyecek olanların bana geliyor oluşuyla imtihan edildim, tezimi senin üzerinden teslim ediyorum, yüksek lisans gelmez artık. ben daha bu yaşıma dönmem, ben 18 yaşıma da dönmem 13 yaşıma da dönmem. dönsem dönsem rusyadaki vodkalı trafik kazasından sonra bitkiye dönerim.
ah bir bilseniz ağlamak ne kadar zordu benim için, benim kafama alman panzerleri çıksa ağlamazdım, şimdi en ufak bir sevinç veya üzüntüde saatlerce ağlayabiliyorum, aşık adam hakkaten sınanmamalıydı.
ben bir masala inanmak istemiştim, siz beni tek tek,
tek bıraktınız, şimdi artık benim taş atacak, taş kaldıracak halim yok, kalmadı demişti birhan keskin, ilk okuduğumda bunu okuyup da hisseden insanlar için üzülmüştüm, artık okuyunca kendime üzülüp kitabı fırlatıyorum. dürtmeyin içimdeki narı, beyaz gömleğim var, hem annem yeni ütüledi.
tanrı beni dondurup, tütsüleyip odasına koymalı bence, bana baktıkça lanet etmeli 7 gününe, o 7 gününü yaratmaya heba etmiş ben yıllarımı uyuyarak heba etmeye kalkışıyorum şimdi.
şimdi lütfen gidin, gittiğiniz gibi gidin ve beni yalnız bırakın.
cumhuriyet resepsiyonu gibi giyinsin herkes, resmiyet son raddesinde olsun, herkes beni dinlesin
ama sen dinleyeme, kulakların kanasın ben konuşurken kürsüde, ben muhafızlardan seni hastaneye götürmelerini isteyeyim, apar topar git sen salondan, sonra devam edeyim konuşmama, annemin bileklerine kolonya sürsünler, ablama bolca peçete versinler, babam ise salonun dışında beklesin, ona haber vermeyeceğim, davetsiz misafir gibi dışarıda kalacak.
ağlayarak aradığım ve yardım istediğim büyük insanlar gece sonunda sonsuz halaya mahrum bırakılsın, kimse beni kurtarmasın, kimsenin beni kurtarmasını beklemeyeyim, kimseye benzemeyeyim.. sonra sahneye ben tekrar çıkayım, beni alkışlayan herkesin elleri birbirine yapışsın yapmadığınız her şey için teşekkür ederim diyeyim, sonra seni sevdiğimi söyleyeyim, sen hastanede onun elini tut ve kulaklarından çıkan kanı beraber silin. sonrasında attığım her adımda ayak izimden sizlerin kanları çıksın, o kanlar sizlerin pişmanlığı olsun, görmezden gelişinizin, inanamayışınızın ve bilmek istemeyişinizin.
ben hero dinliyorum, it's alright diyerek kafamı sallıyorum.
seni seviyorum, hikayenin kahramanı da benim, senin benim beklentime ulaşacak kadar dayak yemişliğin yok çünkü. parmaklarım bunun için uzun değil, piyano çalmak için uzundu.
san francisco'daki sevdiklerime selamlar.
28.10.10
bak burada bir hayat var!

bir sabah uyandım ve artık işten ayrılmalıydım, bir sabah uyandım ve kaş'taydım, bir sabah uyandım ve işten ayrılmıştım. artık sabahları uyanamıyorum...
ama ritmik bir şekilde ilerleyen trenin içindeyken sanki yan koltuğumda ah muhsin ünlü oturuyordu, ta ki bana " eskişehir son durak mı?" diye sorana kadar, zira o böyle bir soru sormazdı, o rayları ezbere biliyor.
neyse ritmin sonunda eskişehir vardı. şairlerin fısıldadığı garip satırları geride bırakmıştım, yanımda bir adet birhan keskin kitabı vardı, her ihtimale karşı..
istasyonları görünce ağlamaya başlayan ben bu sefer sonsuz bir mutlulukla koşuyordum ve işte oradaydı, rüyaların kadını, selin. abi yok, ayrı bir telekineti bu, sen beni güldürmeye başlıyorsun, ben gülmeye başlıyorum ondan sonra seni susturamıyoruz. bunun üzerine konuşmalıyız bir kez daha. daha yanına varır varmaz cesaret kaplıyor içimi, sanki kimse bana kızamazmış, kıyamazmış gibi, öksürüyorum sonra bir kadın giriyor aramıza, ben sağ sol dansı yaparak seninle iletişimi kuruyorum..
eve varıyoruz, ben hala heyecandan yanımda kıyafet getirmediğimin farkında değilim, "sarışın olan nihan, kumral olan ılgın"
kapıyı çalıyoruz, 32 diş karşımızda, merhaba diyorum sonra bir dakika diyerek saç rengine odaklanıyorum, ben nihan olanım diyor.. ılgın duşta.
tanrım eve girer girmez sonsuz bir huzur kapladı içimi. senin evindi orası, içeride gülyabani ile vecihi bile yaşıyor olsa orası sonsuz mutluluk ülkesi gibi, neverland gibi, işte tinkerbell duştan çıkıyor, hayatımda aldığım en seksi karşılamayı alıyorum.
bana doğru söyle, hep " e hadi giyinelim ve dışarı çıkalım" diyorsunuz değil mi? kendimi sokakta buluyorum, tek bir yaşlı bile yok, herkes genç be, bir de diyorlar ki 11'e kadar bira bedava, yahu ben daha ne isteyeyim, yanımda selin, kimsenin beni bilmediği bir şehir, bir ev, tinkerbell ve 32 diş, parti gözlüğü, twilight serileri.. işte bu yüzünden sarhoşum ve sırıtıyorum.
benim saklanacak yerlerim azalıyor git gide, insanlarla konuşmadıkça anlatacaklarım imkansızlaşıyor, üzerine konuşulmayan üzerine içilir, aşk içimde bir kanser gibi büyüyor, kafamı buldozer gibi düzleştiriyor. anlattıkça boğuluyorum.
aslan sütüne yaslanmışım, yarı ağlıyor yarı gülüyorum, tanrım rüya olmalı. zaten rüyanızdan uyanamadım o sebeple geldiğimden beri sabah yatıp akşam kalkıyorum, durumum fena sayılmaz, emrah serbes 11 yıldır bu haldeymiş..

porsuk kenarında fotoğraf çektirmek, sokak köpeklerine yakup demek ve yakuplar gibi içmek.
çok geç oldu artık yatsak mı, yarın kalkamıyoruz, ya bırak kalkamayalım bir kere, bir kere de sapıtalım, saçmalaşalım, bir kere özgürleşelim, bir kere pişman olmayalım, ben aşık olmayı bırakayım, sen düşünmeyi bırak, sen keşke demeyi bırak ben artık demeyi bırakayım.
toza dumana gidelim yine, şenliğin kalbine, insanları görmek istiyorsan onların seni göremeyeceği bir yere gitmelisin.

tanrım çok mutluyum ki sen varsın, sen beni güldürüyorsun ve beni daha geniş bir salona almış alıyorlar, şekeri geçmiş sakızları toz şekere batırıp yiyelim, gökkuşağına bakarken güneş gözlerimizi yakmasın. güneşe bu sefer küsmedim ben. ben çok mutluyum.
arkada bırakılmışlık büyük dağınıklık getiriyor sadece, yazdığım yazılar sigaranın ücretini karşılayabilse keşke, içki için para istemiyorum, sigara için sadece, içmeye her zaman para bulunur. şeytan gibi parçalarken aşk içimi, ben unuturum.
sen de bir gün o kocaman gülümsemeni yüzünde hissettiğin gibi, kalbinde de hissedeceksin...
of selin, what the fuck was I thinking when I loved him....
26.10.10
ömer'dir, hayattır.
Ömer seni çok özledim, dün senden bahsettim, tanışmamızın nasıl ortak bir hikayeyle büyüyüp, benzerliklerimizi nasıl heyecanla buluşlarımızı ve senin defalarca hayatımı kurtarmanı.
kashf'i hatırlıyor musun ömer ? kashf için yazılan çizilenleri. kashf için gidilip gelinen yerleri ? kashf'in varoluş anlamına geldiğini öğrenişim ve zamanın özgürlüğe varışı.
hani her insanın bir iyileşme dönemi olur, ben hep iyileşmeye çalışılan dönemde kalıyorum, insanlarla konuşmadıkça anlatacaklarım imkansızlaşıyor sonra üzerine konuşulmayan üzerine içiyorum. çok rakı var ömer. görsen...
"ömer'le ömeri konuşurduk ölümden konuşur gibi çünkü yağmurdan önceydi ve hayatımızın bir ilçesi kadar yakındı bize. Ömer biz bu büyük bahçede birbirimizi nasıl buluruz bir daha ve nasıl bulur birbirini: hangi ağacın dalında hayat ve ölüm hangi ağacın ardında saklanır iki arkadaş gibi, birbirini bulmuşken oynamak için
sonsuza kadar kahkaha
sonsuza kadar gözyaşı
ikisinin de payı vardır arkadaşlıkta
hayatın payı ölümde
ölümün payı hayatta.
Ömer geçmiş zaman sahilinden yeni hayata çıkılmaz. ölüm yoksa bizde yokuz Ömer, çok seviyorsak da yokuz Ömer, nefret ediyorsak da yokuz Ömer, biz yoksak siyah kasaba da yok, biz yoksak ölüm de yok Ömer. şimdi oturup seninle neyi konuşacağız, sonunda ölüm yoksa Ömer?"
o kadar uzun zamandır aklımdasın ki, o kaddar açık söylüyorum ki bunu, seni o kadar çok özledim ki Ömer. yağmurdan önceki kardeşim gibi...
haydar ergülen kitabı elime geçti, bu şiir çıktı karşıma, yarısı benim cümlem yarısı haydar'ın, yine tüyap geliyor, yine bir şeyler.
ömer iskender yiyelim, yine şehrin kalbine gidip, kalplerimizin atmasını durduralım, yine müzikler gelsin, yine şarkıları birbirine benzeteyim ben sen benim yeteneğimle övün, yine sen bana kız, yine ben sana küseyim.
ömer hiç gitme..
kelimeler kış uykusundaydı
kabuğuna çekilmişti düşler
yapraklara sarılı
toprağa gömülmüş
tarifi olmayan bir duygu
tahayyul edilmeyi beklerken
küçük bir kız çocuğu
zamanın ötesinde,
sessizliğin içinde beliren
yalnız,
şaşkın
ve korkmuş
tüm iyi niyetiyle söküvermiş onu yerinden
sanki yol gösteriyor
kaybolduğunu bilmeden
hüznün sesi yükselirken
kuzguni gecenin derinliklerinde
kashf'ın büyüsü ile irkiliyor ihtiyar
kaybolan benliğine umut serpiyor,
dile geliyor yorgun beden
. . .
kashf'i hatırlıyor musun ömer ? kashf için yazılan çizilenleri. kashf için gidilip gelinen yerleri ? kashf'in varoluş anlamına geldiğini öğrenişim ve zamanın özgürlüğe varışı.
hani her insanın bir iyileşme dönemi olur, ben hep iyileşmeye çalışılan dönemde kalıyorum, insanlarla konuşmadıkça anlatacaklarım imkansızlaşıyor sonra üzerine konuşulmayan üzerine içiyorum. çok rakı var ömer. görsen...
"ömer'le ömeri konuşurduk ölümden konuşur gibi çünkü yağmurdan önceydi ve hayatımızın bir ilçesi kadar yakındı bize. Ömer biz bu büyük bahçede birbirimizi nasıl buluruz bir daha ve nasıl bulur birbirini: hangi ağacın dalında hayat ve ölüm hangi ağacın ardında saklanır iki arkadaş gibi, birbirini bulmuşken oynamak için
sonsuza kadar kahkaha
sonsuza kadar gözyaşı
ikisinin de payı vardır arkadaşlıkta
hayatın payı ölümde
ölümün payı hayatta.
Ömer geçmiş zaman sahilinden yeni hayata çıkılmaz. ölüm yoksa bizde yokuz Ömer, çok seviyorsak da yokuz Ömer, nefret ediyorsak da yokuz Ömer, biz yoksak siyah kasaba da yok, biz yoksak ölüm de yok Ömer. şimdi oturup seninle neyi konuşacağız, sonunda ölüm yoksa Ömer?"
o kadar uzun zamandır aklımdasın ki, o kaddar açık söylüyorum ki bunu, seni o kadar çok özledim ki Ömer. yağmurdan önceki kardeşim gibi...
haydar ergülen kitabı elime geçti, bu şiir çıktı karşıma, yarısı benim cümlem yarısı haydar'ın, yine tüyap geliyor, yine bir şeyler.
ömer iskender yiyelim, yine şehrin kalbine gidip, kalplerimizin atmasını durduralım, yine müzikler gelsin, yine şarkıları birbirine benzeteyim ben sen benim yeteneğimle övün, yine sen bana kız, yine ben sana küseyim.
ömer hiç gitme..
kelimeler kış uykusundaydı
kabuğuna çekilmişti düşler
yapraklara sarılı
toprağa gömülmüş
tarifi olmayan bir duygu
tahayyul edilmeyi beklerken
küçük bir kız çocuğu
zamanın ötesinde,
sessizliğin içinde beliren
yalnız,
şaşkın
ve korkmuş
tüm iyi niyetiyle söküvermiş onu yerinden
sanki yol gösteriyor
kaybolduğunu bilmeden
hüznün sesi yükselirken
kuzguni gecenin derinliklerinde
kashf'ın büyüsü ile irkiliyor ihtiyar
kaybolan benliğine umut serpiyor,
dile geliyor yorgun beden
. . .
11.10.10
başıma gelenleri bi' bilsen.
anlatmak istenridiliyorduğum. sinek ilacı kokusunun hatırlattıklarını mesela, böcek hariç her şeyi hatırlatıyor bana.
suavinin sakalı var bir de, ne hatırlattığını en iyi sen bilirsin. bi' şey daha vardı kafama taktığım, unuttum. seni de kafama takıcam, belki unuturum.
aa dur lan, afili filintalara bakmadım bugün; selman bayer bıraktı, emrah zaten yok denecek kadar az yazıyor. bi' ben mi yazıyorum artık.
dummies in love diye şarkı gönderdi biri bugün. o biri zaten öldürecek beni.
değişen bir şey yok, insanlar hala mutsuz ve somurtkan.
ben hiçbir yere giden hiçbir vasıta yokmuş gibi hiçbir yerde sıkıştım.
sebepsiz bir asabiyetin içinde kafam sıkıştı. bi' kere şule'nin kafası kalamış marinadaki demirlerin arasına sıkışmıştı. bu atlar kelimesinin bana düşen atları hatırlatmasına benzedi.
bilmiyorlar, onları eklemlerinden sürüklemiştim zamanında, ayakları kıçlarına vura vura kaçışlarını izlemiştim, sırıtarak. o zamanlar inandığım şeyler vardı, şimdi yok. kimse için hiçbir şey düşünemiyorum. açlık dedi okan bayülgen, "şu an aç değilim" dedi cem adrian. bencil herif, haklı herif. adam özgür bi' kere, bağımsız. bağımsızlığın getirdiği özgürlük biraz hüzünlü, yalnızlığa çıkar bu yol, kurcalatma, hem ben "bi" yazarken senin gibi yazıyorum, yakında "ş" leri de "$" olarak yazarsam korkulacak durumdayımdır. keşke hiç jigsaw falling into place dinlemeseydik.
haftaya "önemsememe" kursuna başlayacağım.
meltem babasını kaybetmiş, hiçbir yerde, hiçbir şey diyemedim.
vakit ona ilaç olma vaktidir.
görüşürüz.
suavinin sakalı var bir de, ne hatırlattığını en iyi sen bilirsin. bi' şey daha vardı kafama taktığım, unuttum. seni de kafama takıcam, belki unuturum.
aa dur lan, afili filintalara bakmadım bugün; selman bayer bıraktı, emrah zaten yok denecek kadar az yazıyor. bi' ben mi yazıyorum artık.
dummies in love diye şarkı gönderdi biri bugün. o biri zaten öldürecek beni.
değişen bir şey yok, insanlar hala mutsuz ve somurtkan.
ben hiçbir yere giden hiçbir vasıta yokmuş gibi hiçbir yerde sıkıştım.
sebepsiz bir asabiyetin içinde kafam sıkıştı. bi' kere şule'nin kafası kalamış marinadaki demirlerin arasına sıkışmıştı. bu atlar kelimesinin bana düşen atları hatırlatmasına benzedi.
bilmiyorlar, onları eklemlerinden sürüklemiştim zamanında, ayakları kıçlarına vura vura kaçışlarını izlemiştim, sırıtarak. o zamanlar inandığım şeyler vardı, şimdi yok. kimse için hiçbir şey düşünemiyorum. açlık dedi okan bayülgen, "şu an aç değilim" dedi cem adrian. bencil herif, haklı herif. adam özgür bi' kere, bağımsız. bağımsızlığın getirdiği özgürlük biraz hüzünlü, yalnızlığa çıkar bu yol, kurcalatma, hem ben "bi" yazarken senin gibi yazıyorum, yakında "ş" leri de "$" olarak yazarsam korkulacak durumdayımdır. keşke hiç jigsaw falling into place dinlemeseydik.
haftaya "önemsememe" kursuna başlayacağım.
meltem babasını kaybetmiş, hiçbir yerde, hiçbir şey diyemedim.
vakit ona ilaç olma vaktidir.
görüşürüz.
29.9.10
bazen bu gerekir.
"zaman hiçbir şeyi tanımaz diyorlar, ama beni tanısa severdi bence."
olması gerekenlerin oluşuyla ilgili bir yazı, bazen hakkaten gerekiyor..
bazen bir fikrin aklınıza nasıl düştüğünü asla hatırlayamazsınız ve kaçış yolu şudur, "bir sabah kalktım ve biliyordum" denir, inanmıyorum buna ben. zira hiçbir insan parantezi içindeki yaşam hücresi bileşimi böyle bir şey yaşamıyor.
rüyamda kuru kitapla şemsi gördüm de ondan oldu. bana öyle oldu yani. neyse konu başka yere gidiyor.
insanların bu derece mutsuz olması gırtlağımın tadını getiriyor ağzıma, soğuk tat. kimse istemez.
masamı toparlamam lazım, son 19 aydır gelip gittiğim yolda aslında başından beri bir adım attığımda, 40 adım yorgunluğu yaşayıp ayaklarımın geri çekilmesini izliyorum.
yani bir insana ziyadesiyle bir yemek fazla geliyorsa bana da bir çok şey fazla geliyor. artık çalıştığım insanlara tahammülüm kalmıyor. leon'un patlamasını hatırlayın, koridorda yankılanan her ayak sesinde, o şekilde patlıyorum, zerreciklerim dağılıyor, altın tozlarımı bırakıyorum ardımda. sürekli bitiyor ben de o bir sabah uyandığında anladığın şey.
insan bu kadar mutsuz olmayı başarıyorsa bu da bir yetenektir şüphesiz. gitmek gerekiyordur artık bu kadar iç sıkıntısının ardından, ağzımdan kalbime doğru bir kablo düğümlenmiş gibi hissediyorum, içtiğim şeyler sanki hiçbir zaman mideme inemeden kulaklarımdan çıkacakmış gibi bir his bu. alkole dayanma gücüm sıfır, ikinci bir emre kadar yasaklandı ama sigarayı içkisiz içemiyorum biliyor musun.
annem demişti bir keresinde, kusurusuz hayatın olduğu bir yer var diye, insanlar sabah kalktığında hala hayatta oldukları için birbirlerine sarılırlarmış. o zamana ait anılar hiç unutulmazmış. bu devletin görmezden gelmediği zamanlar varmış. file pazar torbaları varmış.
iki güzel şarkının aynı anda çalmaya başlaması gibi, ne tarafa koşacağını bilemezsin bir an sonu huzursuzluktur, hemşirenin ilk dokunuşta bulduğu damardan seni çıkardılar. aman geri koymayın dedim. gittin öyle. beni getirip bıraktığın bu yerde sensiz çok daha mutluyum.
işten ayrılma kararının yüceliğinden, cesur bir karar olduğundan kimsenin bahsetmeyeceği yerlere gidiyorum şimdi, herkesin kınamayı ne kadar sevdiğini bir kez daha göreceğim evlere, salak olduğumu anlatan şarkılara. ama bu gerekiyor işte.
ilk işten ayrılacağınızı dile getirdiğinizde "ama şöyle yapacaktık, böyle yapacaktık" diye fikir değiştiren yönetici kararın kesinliğini anlayınca, kendi suratını gösterir ve ondan sonra ki 15 günlük mesai işkenceye dönüşür, bir şekilde anlar sizi, bunun için, ben de olduğu gibi, alkol komasına girip rezalet çıkarıp bağırıp çağırmak gerekmez her zaman. başka türlü de olur. toplantı da bana veda edilir, ben döner giderim.. gitmek gerekir çünkü bazen.
çünkü artık gereksizleri hayatımdan çıkardım.
apartmanda beni görmezden gelen lambalardan da sıkıldım.
harbi ya, zaman belki tanısa severdi beni.
olması gerekenlerin oluşuyla ilgili bir yazı, bazen hakkaten gerekiyor..
bazen bir fikrin aklınıza nasıl düştüğünü asla hatırlayamazsınız ve kaçış yolu şudur, "bir sabah kalktım ve biliyordum" denir, inanmıyorum buna ben. zira hiçbir insan parantezi içindeki yaşam hücresi bileşimi böyle bir şey yaşamıyor.
rüyamda kuru kitapla şemsi gördüm de ondan oldu. bana öyle oldu yani. neyse konu başka yere gidiyor.
insanların bu derece mutsuz olması gırtlağımın tadını getiriyor ağzıma, soğuk tat. kimse istemez.
masamı toparlamam lazım, son 19 aydır gelip gittiğim yolda aslında başından beri bir adım attığımda, 40 adım yorgunluğu yaşayıp ayaklarımın geri çekilmesini izliyorum.
yani bir insana ziyadesiyle bir yemek fazla geliyorsa bana da bir çok şey fazla geliyor. artık çalıştığım insanlara tahammülüm kalmıyor. leon'un patlamasını hatırlayın, koridorda yankılanan her ayak sesinde, o şekilde patlıyorum, zerreciklerim dağılıyor, altın tozlarımı bırakıyorum ardımda. sürekli bitiyor ben de o bir sabah uyandığında anladığın şey.
insan bu kadar mutsuz olmayı başarıyorsa bu da bir yetenektir şüphesiz. gitmek gerekiyordur artık bu kadar iç sıkıntısının ardından, ağzımdan kalbime doğru bir kablo düğümlenmiş gibi hissediyorum, içtiğim şeyler sanki hiçbir zaman mideme inemeden kulaklarımdan çıkacakmış gibi bir his bu. alkole dayanma gücüm sıfır, ikinci bir emre kadar yasaklandı ama sigarayı içkisiz içemiyorum biliyor musun.
annem demişti bir keresinde, kusurusuz hayatın olduğu bir yer var diye, insanlar sabah kalktığında hala hayatta oldukları için birbirlerine sarılırlarmış. o zamana ait anılar hiç unutulmazmış. bu devletin görmezden gelmediği zamanlar varmış. file pazar torbaları varmış.
iki güzel şarkının aynı anda çalmaya başlaması gibi, ne tarafa koşacağını bilemezsin bir an sonu huzursuzluktur, hemşirenin ilk dokunuşta bulduğu damardan seni çıkardılar. aman geri koymayın dedim. gittin öyle. beni getirip bıraktığın bu yerde sensiz çok daha mutluyum.
işten ayrılma kararının yüceliğinden, cesur bir karar olduğundan kimsenin bahsetmeyeceği yerlere gidiyorum şimdi, herkesin kınamayı ne kadar sevdiğini bir kez daha göreceğim evlere, salak olduğumu anlatan şarkılara. ama bu gerekiyor işte.
ilk işten ayrılacağınızı dile getirdiğinizde "ama şöyle yapacaktık, böyle yapacaktık" diye fikir değiştiren yönetici kararın kesinliğini anlayınca, kendi suratını gösterir ve ondan sonra ki 15 günlük mesai işkenceye dönüşür, bir şekilde anlar sizi, bunun için, ben de olduğu gibi, alkol komasına girip rezalet çıkarıp bağırıp çağırmak gerekmez her zaman. başka türlü de olur. toplantı da bana veda edilir, ben döner giderim.. gitmek gerekir çünkü bazen.
çünkü artık gereksizleri hayatımdan çıkardım.
apartmanda beni görmezden gelen lambalardan da sıkıldım.
harbi ya, zaman belki tanısa severdi beni.
28.9.10
mesela...

mesela kafama takacak hiçbir şeyim yokmuş benim,
san franciscoda oturuyormuşum ben, bisikletimle istediğim her yere gidebiliyormuşum mesela,
mesela odamın her tarafı, black cab sessions, from the basement, a take away show programlarında çekilen fotoğraflarla doluymuş, evde bir kaç arkadaşım bira içiyormuş, arada tekila.. içeride sigara içmek yasak olduğu için, terasta oturuyormuşuz, terasta kolayca ateş yanarmış zaten, öyle bir müzik sistemi varmış ki, sarhoşluğu sekiz katına çıkarıyormuş, richard youngs, pj harvey, neil hannon vb isimlerin mutlu şarkıları çalarmış, tori amos da çalarmış.
istediğim filmleri istediğim an izleyebiliyormuşuz mesela.
mesela böyle bir şey hayatımda duyduğum en uç ve en sikten hayalmiş.
bir de bileğime bana bakacak şekilde "face your truth" yazdıracağım, sanırım buna ihtiyacım var..
san franciscoda oturuyormuşum ben, bisikletimle istediğim her yere gidebiliyormuşum mesela,
mesela odamın her tarafı, black cab sessions, from the basement, a take away show programlarında çekilen fotoğraflarla doluymuş, evde bir kaç arkadaşım bira içiyormuş, arada tekila.. içeride sigara içmek yasak olduğu için, terasta oturuyormuşuz, terasta kolayca ateş yanarmış zaten, öyle bir müzik sistemi varmış ki, sarhoşluğu sekiz katına çıkarıyormuş, richard youngs, pj harvey, neil hannon vb isimlerin mutlu şarkıları çalarmış, tori amos da çalarmış.
istediğim filmleri istediğim an izleyebiliyormuşuz mesela.
mesela böyle bir şey hayatımda duyduğum en uç ve en sikten hayalmiş.
bir de bileğime bana bakacak şekilde "face your truth" yazdıracağım, sanırım buna ihtiyacım var..
27.9.10
kıpırdama, anlatıyorum!
üşengeçliğim bütün kaburgalarımı ve iç organlarımı tekmelemiş gibi, nefes alış verişlerim inanılmaz bir ağrı. dayanılmaz. ben şunu merak ediyorum, bu kadar halsizken nasıl hala düşünebiliyorum ?
pazartesi sabahı, 7de kalk, 7:15te evden çık, minübüse bin, benim ülkemde minibüs, otobüs vb. kapasitesi yok, alabildiğineyi de asla şöförler kabul etmiyor. sonra metrobüse bin, itsin davarın teki seni, iki posta kavga et. sabah sabah cinlerin senden önce harekete geçsin.
"kaburgalarım ağrıyor" sanırım insan isteksizlikten ve üşengeçlikten de ölebilir, zira ben üşendikçe yoruluyorum ve her tarafım ağrıyor. 6 yaşındaki bir kız çocuğunun bebeğinin karnına evde bulduğu her şeyi doldurup dikmesi, ardından onu kesmesi ve içindeki incik cıncığın düşmesini izlemesi gibi, benim de karnımı kesseler, renk cümbüşü olur, boy boy, her renkten ağrı kesiciler, ateş düşürücüler, sakinleştiriciler, alerji ilaçları niagara gibi dökülüp duracak..
şüphesiz ki bir yerde duracak bu ama durduğu yer neresi olacak bazen korkuyorum, insan bazen korkar zaten, bu sibel'le oturup jonsi'ye sövmek gibi, emine'yle filmlerden konuşmak gibi, cana'ya sigur ros'u anlatmak gibi, ecem'le gülmek ve konuşmak gibi, candemir'e sarılıp ağlamak gibi olmayacak.. benim hayatıma jonsinin sesi sıkışmış gibi olacak... biraz jonsi etkisinden bahsedelim;
ne izlerseniz, neye bakarsanız bakın, çöp kutusundan, tuvalet kağıdına, telefondan araba lastiğine, anneden arkadaşa her nesne ve cismi sonsuz bir hüzünle izlemenize ve bakmanıza sebep olur.
bu düzlemden şüphesiz ki kurtulacağım bir gün, durmaksızın boş konuşan insanlardan, bencil insanlardan, sağı solu belli olmayan insanlardan, gereksiz topuk seslerinden..
kendimi boş evlerde görmekten bıktım rüyalarımda, sorun boş evlerde değil ben her yerde yaşarım... sorun yalnız olmamda, sakın gitmeyin bir yere..
ben çok yoruldum..
4 gün 4 yıl gibi geçecek diyordum ama, 1 saat bile 1 yıl gibi...
pazartesi sabahı, 7de kalk, 7:15te evden çık, minübüse bin, benim ülkemde minibüs, otobüs vb. kapasitesi yok, alabildiğineyi de asla şöförler kabul etmiyor. sonra metrobüse bin, itsin davarın teki seni, iki posta kavga et. sabah sabah cinlerin senden önce harekete geçsin.
"kaburgalarım ağrıyor" sanırım insan isteksizlikten ve üşengeçlikten de ölebilir, zira ben üşendikçe yoruluyorum ve her tarafım ağrıyor. 6 yaşındaki bir kız çocuğunun bebeğinin karnına evde bulduğu her şeyi doldurup dikmesi, ardından onu kesmesi ve içindeki incik cıncığın düşmesini izlemesi gibi, benim de karnımı kesseler, renk cümbüşü olur, boy boy, her renkten ağrı kesiciler, ateş düşürücüler, sakinleştiriciler, alerji ilaçları niagara gibi dökülüp duracak..
şüphesiz ki bir yerde duracak bu ama durduğu yer neresi olacak bazen korkuyorum, insan bazen korkar zaten, bu sibel'le oturup jonsi'ye sövmek gibi, emine'yle filmlerden konuşmak gibi, cana'ya sigur ros'u anlatmak gibi, ecem'le gülmek ve konuşmak gibi, candemir'e sarılıp ağlamak gibi olmayacak.. benim hayatıma jonsinin sesi sıkışmış gibi olacak... biraz jonsi etkisinden bahsedelim;
ne izlerseniz, neye bakarsanız bakın, çöp kutusundan, tuvalet kağıdına, telefondan araba lastiğine, anneden arkadaşa her nesne ve cismi sonsuz bir hüzünle izlemenize ve bakmanıza sebep olur.
bu düzlemden şüphesiz ki kurtulacağım bir gün, durmaksızın boş konuşan insanlardan, bencil insanlardan, sağı solu belli olmayan insanlardan, gereksiz topuk seslerinden..
kendimi boş evlerde görmekten bıktım rüyalarımda, sorun boş evlerde değil ben her yerde yaşarım... sorun yalnız olmamda, sakın gitmeyin bir yere..
ben çok yoruldum..
4 gün 4 yıl gibi geçecek diyordum ama, 1 saat bile 1 yıl gibi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)